Çinli adam

Çinli adam, felçli annesini diri diri gömdü Çin'de bir adamın 79 yaşındaki felçli annesini diri diri gömdüğü ortaya çıktı. Toprak altında 3 gün boyunca aç ve susuz kalan Çinli ... Çinli Adam - Model 1. Çinli Adam - Model 1 0,00 Marka: Ella Sanat. İndirim Oran ... inli adam kafas na sapl b akla rahat tav rlar sergiledi in'de sald r ya u rayan ve kafas na b ak saplanan bir ki inin sakin tav rlar g renleri a k na evirdi. Amb lansa binerek tedavi olmak zere hastaneye sevk edilen ki inin 4 saatlik bir operasyonla b a n kafas ndan kar ld bildirildi. Hatta Time dergisine haber bile oldu. Çinli adam 256 yıl yaşamanın sırrını 'Köpek, Güvercin ve Kaplumbağa' üçlüsünde yattığını dile getirmişti. 2/12 İşte 256 yıl yaşayan Li ... Çinli Adam 20 Yıl Boyunca Burnundaki Dişle Yaşadı Niyazi Topcu Send an email 13 Kasım 2019 Çin’in Harbin şehrinde yaşayan bir adam, 20 yıl boyunca hiç farkına varmadan burnundaki dişle yaşadı. Çinli adam, felçli annesini diri diri gömdü Çin’de bir adamın 79 yaşındaki felçli annesini diri diri gömdüğü ortaya çıktı. Toprak altında 3 gün boyunca aç ve susuz kalan Çinli kadın, şans eseri canlı kurtarıldı. Çin'de 30 yaşındaki Zhang Binsheng isimli adam, 20 yıl boyunca burnundaki dişle yaşadı. Üç ay önce geçirdiği şiddetli gribin ardından durumu fark eden Çinli adam, yarım saat süren ... Çinli Adam - Model 2. Polyester Dekoratif Obje. Ölçü: 50cm x 15cm. Benzer Ürünler. Kaktüs - Model 2 ₺64,00 KDV Dahil ₺80,00 KDV Dahil Favorilere Ekle Sepete Ekle. Ürünü İncele %20 İndirim %20İndirim Madame Ella - Model 1 ₺160,00 KDV Dahil ₺200,00 KDV Dahil Favorilere Ekle ... Çinli Adamın Kafası Gün Geçtikçe Büyüyor 53 yaşındaki adamın kafası nadir görülen hastalıktan dolayı anormal bir şekilde büyüdü. Çinli adam oldukça pahalı olan ameliyat ... Japon mini etekli öğrenciye otobüste taciz, japon taciz izle, japon kıza taciz, mini etekli kızın gotunu elliyorlar, arkadan yaslıyor, otobuste fordculuk, etek altı cekim

En komik Futbolcu İsimleri xD Yerlere Yatacaksınız !!!!!

2020.09.23 00:53 wovlxrd En komik Futbolcu İsimleri xD Yerlere Yatacaksınız !!!!!

En komik Futbolcu İsimleri xD Yerlere Yatacaksınız !!!!!
Çek Cumhuriyeti................Tutsiki Yançek Rusya....................Alexandır Siksallandır Belarus....................... ...Ivan Divandelen Almanya....................... ......Hasgöte Eller Portekiz...................... .Domalana Kortez Yunanistan.................... Dimitris Pipisipis İtalya........................ ....Sikenbeni Bellimi Japonya...............Oramakom a Buramako Japonya (yedek).................Osiki Sokama Suudi Arabistan...........Elamdan Mahrum Fransa........................ .......Madam Bolam Çin........................... .........Çoksoktun çek BAE........................... ..Elhabibi Göttabibi Türkiye....................... ....Refik Koralttan Türkiye (yedek).................Fenasi Kerim sinopta kurkamp (hollanda) çokfena esiyola (gana) nediyon lansen (norveç) aferin sanabe (nijerya) onebe kimlanbu (ugandalı sağ açık) vermidon ha*** (sırp sol açık) bi geliversen (norveç asıllı danimarkalı) bunun olurukaça (nijerya yöresinden) onegol dube (meksika) pasver miyonhiç (yugoslav forvet) hadiiyi dersler (alman forvet) verecen el-mahkum (tunuslu müzmin yedek) benyapmam yeminbillah (mısırlı kasap ortasaha) olof bırakallasen (isveçli genç defans) zuhaha ehue (togolu sağ açık) labidur hyardiøsunn (izlandalı sağ bek) nedyøn olmsen (norveçli ortasaha) adam youssef-youssef sichards(fas asıllı ingiliz sağ açık) artistim nevarlan (uruguaylı yırtıcı forvet) tutamazsan iazaroff (japon-rus santrafor) d'efansen belkemy (ana fransız baba irlandalı) elvar penaltı (boşnak) XD allahtan böyle isimlerimiz yok
submitted by wovlxrd to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.04 19:27 kemkomacar95 Ankara'da sayıları anlamsızca artan Çinli Tinder kullanıcısı kadınlar

Bir senedir yurtdışındaydım ve iki hafta önce yurda dönüş yaptım. Tinder'la oyalanırken, geçen sene rastlamadığım kadar Çinli kadın profili gördüm.
Filipinli çocuk bakıcıları ve Rus kadınları haricinde genelde yerli unsurlarla dolu olurdu Ankara'nın dişi Tinder kitlesi. Paranoyak değilim ve komple teorisi düşkünü bir adam da hiç olmadım. Ancak şu pandemi döneminde bu sayıda Çinli kadın neden Ankara'yı tercih eder, aklım almıyor. Siz yaşadığınız illerde benzer bir anomali gözlemlediniz mi? Yoksa sadece Ankara'ya özgü bir durum mu bu?
Aşk dolandırıcılığı (Romance Scam) yapmak için açılan sahte hesaplar olmaları ihtimali yüksek diye düşünüyorum ama Ankara özelinde olası casusluk faaliyetlerini de dışlayamıyorum.
submitted by kemkomacar95 to Turkey [link] [comments]


2020.09.02 11:07 eminbasaran Gaayet basit ne diyor darwinin kitabı için biliyor musun? ZIRVA çünkü ZIRVA mantık olarak ZIRVA ZIRVA bak yanlış falan değil ZIRVA neden? Çünkü bu ZIRVA matematiğin temeli ZIRVA dolayısıyla ZIRVA ileri sıçrama yapalım 20 milyon kişi cahillikten öldü yaw cahillikten çünkü ZIRVA bu haayır efendim ne

Gaayet basit ne diyor darwinin kitabı için biliyor musun? ZIRVA çünkü ZIRVA mantık olarak ZIRVA ZIRVA bak yanlış falan değil ZIRVA neden? Çünkü bu ZIRVA matematiğin temeli ZIRVA dolayısıyla ZIRVA ileri sıçrama yapalım 20 milyon kişi cahillikten öldü yaw cahillikten çünkü ZIRVA bu haayır efendim ne alakası var kapitalizm ile ne alakası var ben diyorum ki ZIRRVA yani ZIRVA pong chi çin denilen adam ZIRVA hayır ben böyle koca koca yazıp göstericem
submitted by eminbasaran to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.27 17:28 fgmer En komik Futbolcu İsimleri xD Yerlere Yatacaksınız !!!!!

En komik Futbolcu İsimleri xD Yerlere Yatacaksınız !!!!! Çek Cumhuriyeti................Tutsiki Yançek Rusya....................Alexandır Siksallandır Belarus....................... ...Ivan Divandelen Almanya....................... ......Hasgöte Eller Portekiz...................... .Domalana Kortez Yunanistan.................... Dimitris Pipisipis İtalya........................ ....Sikenbeni Bellimi Japonya...............Oramakom a Buramako Japonya (yedek).................Osiki Sokama Suudi Arabistan...........Elamdan Mahrum Fransa........................ .......Madam Bolam Çin........................... .........Çoksoktun çek BAE........................... ..Elhabibi Göttabibi Türkiye....................... ....Refik Koralttan Türkiye (yedek).................Fenasi Kerim
sinopta kurkamp (hollanda)
çokfena esiyola (gana)
nediyon lansen (norveç)
aferin sanabe (nijerya)
onebe kimlanbu (ugandalı sağ açık)
vermidon ha*** (sırp sol açık)
bi geliversen (norveç asıllı danimarkalı)
bunun olurukaça (nijerya yöresinden)
onegol dube (meksika)
pasver miyonhiç (yugoslav forvet)
hadiiyi dersler (alman forvet)
verecen el-mahkum (tunuslu müzmin yedek)
benyapmam yeminbillah (mısırlı kasap ortasaha)
olof bırakallasen (isveçli genç defans)
zuhaha ehue (togolu sağ açık)
labidur hyardiøsunn (izlandalı sağ bek)
nedyøn olmsen (norveçli ortasaha)
adam youssef-youssef sichards(fas asıllı ingiliz sağ açık)
artistim nevarlan (uruguaylı yırtıcı forvet)
tutamazsan iazaroff (japon-rus santrafor)
d'efansen belkemy (ana fransız baba irlandalı)
elvar penaltı (boşnak)
XD allahtan böyle isimlerimiz yok
submitted by fgmer to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.14 00:25 hakan-hakan Mafia 2

Öncelikle yazım hatalarını siktir edin
Ben clemente'ninde o çinli wong'unda carlo falconeninde derek'inde steve'inde luca'nında brian o neill'inde amk
Orospu çocukları gidip kücücük çocuğu öldürdüler ne istedinuz lan ne bide benim canım henrymide katlettiler bıçakladılar adamın amına koydular he bu arada o tefeci pezevenkinde amınakoyayım babamızı borç batağına sokmuş piç hele o steve varya babamızı boğarak öldürmüş denizde
Bide çapulcu puştlar lan şerefsizler evimden ne istediniz beee evimi neden yaktınîz alçak herifler bide vitonunda az amına koyayım tommyi niye öldürdün piç adam kendi halinde bahçesini suluyodu salierininde amına koyayım adam pauile ile bizi aracî olarak kullanıyomuş
Ama özelliklede samın amınakoyayım alçak şerefsiz halsiyetsiz anasına atom bombası atıp üzerinede peynir basîp ağızına tıktımın yavşağı adamın 3 kere götünü kurtarıyoriz adam bize ihanet ediyor ama joe adamdır
submitted by hakan-hakan to KGBTR [link] [comments]


2020.07.31 16:29 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11
https://preview.redd.it/bkq1v2rcd7e51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=ae8b2d43ce820e78b0d7e427e4fa97d04b77f937

Marksizm 6

Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi. Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz?
Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız.
Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak. Bir takas bankası yaratın!
Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur.
Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz.
Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz.
Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin.
Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti.
Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu.
Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu.
Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti.
Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi.
Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.
Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi.
Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.”
1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?” Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.”
Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi?
Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.
Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar.
Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar. Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler.
Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır. Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler.
Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir. Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında, kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır.
Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır), çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır!
Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca, ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.
Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir.
Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir.
Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır. İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır.
Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır.
Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir.
İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz.
Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz.
Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini; proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı?
Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir.
Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin.
Çev: Nesrin Aytekin
[1] İngiltere kralı 2. James yanlısı.

https://itaatsiz.org/?p=5532
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.22 00:36 babanindusmanlarini SARS-CoV-2 Test Sorunsalı

Valla burayı Covid doldurup taşıracam ama zaten pek yazan yok, gündem az, TUS'tan da malesef fazla anlamıyorum.
Şöyle bir tivit serisi var. İşte 30 haziranda test kriterleri daraltıldı falan o yüzden üzerine biraz yazayım dedim.
Test kriterlerinde kademeli bir yaklaşım oldu gerek DSÖ gerek çeşitli ülkelerce. İlk adım, ki bu anlayış artık fazla yok, risk grubunu test etmek işte ek sağlık problemi var mı öksürüyor mu Çin'den mi geldi vs. İtalya ilk zamanlarda yaptı bunu. İkinci adım semptomlu herkes, bizim aşağı yukarı şu an yaptığımız. Üçüncü adım temaslılar, işte temas kriterleri vardı 15 dakikadan uzun kontakt, el ele gelme, kapalı alanda 15 dakkadan fazla durma vs. Contact tracing için önemliydi ve hastalık ivmelenmeye başladığı zaman örneğin Güney Kore bunu çok agresif yaptı, Türkiye yapmaya çalıştı, ABD yapmaya çalışıyor. Bu temaslı durumunda temaslı popülasyonunun seçimini yapmak zorunda kalanlar oldu çünkü o test arzını karşılayabilecek fazla ülke yok. O yüzden bazı yaklaşımlar getirildi, örneğin hastanelerde ölçüm, huzurevlerinde, koğuşlarda, bazı meslek mensupları, filiyasyon kapsamı vs. Dördüncü kademe genel popülasyon, bu biraz örneklem seçilimiyle ilişkili çünkü tüm popülasyona test yapan daha çıkmadı. Bunun ilk örneği bildiğim kadarıyla İzlanda'ydı. İngiltere yaptı contact tracingle karışık, ABD belki yapıyordur. Türkiye gene kısmen contact tracingle birlikte haziran başı yaptı bu olayı. İspanya yaptı. Cluster ve genel prevalans hakkında fikir edinme konusunda yardımcı oldu, ancak bazı dezavantajları da vardı çünkü PCR testiyle yapılınca Alman bi adamın hoş bir lafı vardı sadece güzel bir Snapshot veriyor, geçmiş neydi gidişat ne anlamıyoruz. O yüzden makul bir tarama testinin bulunması da elzem.
Türkiye test yaklaşımını daralttı. Artık temaslılar semptom gösterirse test yapılıyor. Bunun en bariz dezavantajı asemptomatikleri bulamıyorsun. Bir başka dezavantajı, kendi fikrim, çalışma şartlarını da düşünürsek hastayı geç saptama riski. Son zamanlarda yoğun bakım artışını da buna bağlıyorum, başka fikirler de var ama fazla spekülasyon girmeyecem. İşte burada durum şu, eğer filiyasyon ve contact tracing altyapısı oluştu ve mutlak gerilemeye girildiyse asemptomatik test kriterini zaten çoğu kontrolümüzde münferit bir iki kaçarsa da o hastalardan bulaşı az diyip daraltabilirsin. Burada not düşeyim asemptomatik sağlık çalışanı, ek rahatsızlığı olanlardan bazıları, hanede birden fazla vaka varsa çocukların da test edilmesi rehberde var. Endikasyon dışı da rica minnet bazen topluluk testi yapılabiliyor. Neyse bahsettiğim durumların yerine getirilmesi açısında şu an Türkiye'de çoğunlukla düğün tayfalarını komple karantinaya alalım yaklaşımı var. Etkinliğin yorumu zamana ve size kalmış.
Test hassasiyeti, garip konu. Haberde değinilmiş işte düşük, gereksiz monopol var, standartlara uygun değil. Bakan yardımcısının da açıklaması var işte bizim testimizin hassasiyeti yüzde 90'larda. Olay şu: Hassasiyet değerlerinin iki farklı değerlendirme kriteri var, birincisinde adam sana lab ortamında referans virüslü örnek veriyor sonra sana diyor bak bakalım senin icadın bunu saptıyo mu. Burada zaten %90'nın altına düşerse o testten pek hayır gelmez. Tabi eğer test aşamaları zorlaşırsa(örn referans içine artefakt atar bul karayı al parayı der) bu oran aşağı inebilir. İkinci durum sen hastadan örneği alınca bakalım icadın geni saptıyor mu? Burada pek çok etken var örnek alınması nereden alınmış nasıl alınmış hastalığın hangi evresinde alınmış vs. Bu lab ortamında güzel görüken hassasiyeti yüzde 60-70'lere indirebiliyor(yüzde kırk değeri hakkında pek bir fikrim yok ben 60 olduğunu duymuştum). Birden fazla genin araştırılması bu değeri yükseltir ama test daha uzun sürebilir, maliyeti artabilir. Yarar-zarar. Yani DSÖ sitesinde biraz aradım teyit edemedim ama hastalık ülkede yaygınsa bizim rehbere göre tek gen bölgesinin taranması yeterliymiş. Burada Alpay Azap hocanın dikkatimi çeken kısa bi lafı da vardı biz başta tek testte karar veriyorduk, sonradan ardışık(48 saat ara en az) teste geçtik, işte orada DSÖ'nün önerdiği iki bölge tarayan test, yani ülkeye ilk girmeye başladığında, tam böyle ilk vaka geldiğinde virüsü taşaklarından kavra diye.
Monopol konusunda denecek pek bir şey yok haberdeki gibi ocak şubat olmasa da (çünkü garanti hepsi yüzden 90'a çıkartacak oranı) nisan ayında hastalar varken bence başka kitler üretiliyorsa denenebilirdi. Bunun yanında testin negatif çıkması hastalığı dışlamadaki becerisi yüksek değil eğer klinik devam ederse test tekrarı ve klinik tanıyla tedavi söz konusu (artık U70.1 .2 .3 meseleleri ayrı meseleler)
Umarım bilmeyene fayda olmuştur, bilen de makul bulmuştur.
P.S. Kaynakça yapmayacam çok dağınıktı
P.S.S. Meriçlikle bitirecem #istanbulsozlesmesiyasatir
submitted by babanindusmanlarini to gencdoktorlar [link] [comments]


2020.07.09 19:36 SBDDSB 19.yüzyılın ilk kadın hakları savunucuları

1801–1874 Juliette Adam Fransa 1836 1936 [22] 1801–1874 Jane Addams Amerika Birleşik Devletleri 1860 1935 1. Dalga feminist süfrajet, Büyük sosyal aktivist, Women's International League for Peace and Freedom başkanı [33] 1801–1874 Gertrud Adelborg İsveç 1853 1942 Öğretmen ve süfrajet [42] 1801–1874 Sophie Adlersparre İsveç 1823 1895 İsveç'te kadın hakları hareketinin en önemli öncülerinden biri [43] 1801–1874 Alfhild Agrell İsveç 1849 1923 [44] 1801–1874 Soteria Aliberty Yunanistan 1847 1929 [22] 1801–1874 Jules Allix Fransa 1818 1897 Sosyalist, erkek feminist [30] 1801–1874 Elisabeth Altmann-Gottheiner Almanya 1874 1930 Kadınların seçme hakkı [45] 1801–1874 Qasim Amin Mısır 1863 1908 Müslüman feminist, Mısır toplumunda kadın haklarının ilk savunucusu [22][46] 1801–1874 Ellen Anckarsvärd İsveç 1833 1898 Married Woman's Property Rights Association kurucularından [47] 1801–1874 Adelaide Anderson Birleşik Krallık 1863 1936 [23][23] 1801–1874 Elizabeth Garrett Anderson Birleşik Krallık 1836 1917 Feminist, süfrajet, İngiltere'de ilk İngiliz bir kadın doktor ve cerrah, ilk kadın hastane kurucularından [23][48] 1801–1874 Louisa Garrett Anderson Birleşik Krallık 1873 1943 Süfrajet [48] 1801–1874 Maybanke Anderson Avustralya 1845 1927 Süfrajet [49] 1801–1874 Susan Anthony Amerika Birleşik Devletleri 1820 1906 Süfrajet, ABD'de kadınlara oy hakkı tanınması hareketinde kilit rol üstlendi [24] 1801–1874 Lovisa Årberg İsveç 1801 1881 İsveç'teki ilk kadın doktor [50] 1801–1874 Edith Archibald Kanada 1854 1936 Süfrajet [51] 1801–1874 Concepción Arenal İspanya 1820 1893 [12] 1801–1874 Princess Louise, Duchess of Argyll Birleşik Krallık 1848 1939 Süfrajet 1801–1874 Ottilie Assing Almanya 1819 1884 [52] 1801–1874 Bibi Khanoom Astarabadi İran 1859 1921 Yazar [53] 1801–1874 Louise Aston Almanya 1814 1871 [54] 1801–1874 Hubertine Auclert Fransa 1848 1914 Feminist aktivist, süfrajet 1801–1874 Olympe Audouard Fransa 1832 1890 [33] 1801–1874 Alice Constance Austin Amerika Birleşik Devletleri 1955 Sosyalist feminist, radikal feminist [55] 1801–1874 Rachel Foster Avery Amerika Birleşik Devletleri 1858 1919 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 John Goodwyn Barmby Birleşik Krallık 1820 1881 [48] 1801–1874 Marie Bashkirtseff Ukrayna 1858 1884 Dalga feminist, Fransız feminist [33] 1801–1874 José Batlle y Ordóñez Uruguay 1856 1929 [56] 1801–1874 Anna Bayerová Çek Cumhuriyeti 1853 1924 [57] 1801–1874 Jean Beadle Avustralya 1868 1942 Feminist, sosyal görevli, siyasi eylemci 1801–1874 August Bebel Almanya 1840 1913 Komünist, erkek [24] 1801–1874 Alaide Gualberta Beccari İtalya 1868 1930 Sosyalist feminist, radikal feminist 1801–1874 Lydia Becker Birleşik Krallık 1827 1890 Süfrajet 1801–1874 Catharine Beecher Amerika Birleşik Devletleri 1800 1878 [22] 1801–1874 Alva Belmont Amerika Birleşik Devletleri 1853 1933 Süfrajet lideri, konuşmacı, yazar [22] 1801–1874 Louie Bennett İrlanda 1870 1956 Süfrajet lideri [22] 1801–1874 Ethel Bentham Birleşik Krallık 1861 1931 Yenilikçi doktor, siyasetçi ve süfrajet 1801–1874 Victoire Léodile Béra Fransa 1824 1900 [58] 1801–1874 Signe Bergman İsveç 1869 1960 1801–1874 Annie Besant Birleşik Krallık 1847 1933 Sosyalist feminist 1801–1874 Alice Stone Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1857 1950 Feminist ve gazeteci, Woman's Journal editörü, büyük kadın hakları yayıncısı [22] 1801–1874 Antoinette Brown Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1921 1969 yılında Lucy Stone ile birlikte American Woman Suffrage Association'ı kurdu 1801–1874 Elizabeth Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1821 1910 Dalga feminist [33] 1801–1874 Henry Browne Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1909 İş adamı, kölelik karşıtı, gazeteci, süfrajet lideri ve savunucusu 1801–1874 Harriot Eaton Stanton Blatch Amerika Birleşik Devletleri 1856 1940 Süfrajet [22][48] 1801–1874 Amelia Bloomer Amerika Birleşik Devletleri 1818 1894 Süfrajet, birçok kadın sorunları hakkında The Lily gazetesinde yayıncılık ve editörlük yaptı [22] 1801–1874 Barbara Bodichon Birleşik Krallık 1827 1891 [22][48] 1801–1874 Laura Borden Kanada 1861 1940 Halifax Kadın Yerel Konseyi Başkanı 1801–1874 Lily Braun Almanya 1865 1916 [22] 1801–1874 Fredrika Bremer İsveç 1801 1865 Yazar, feminist aktivist ve İsveç'te öncü kadın haklarını savunucularından [22] 1801–1874 Ursula Mellor Bright Birleşik Krallık 1835 1915 Süfrajet 1801–1874 Emilia Broomé İsveç 1866 1925 1801–1874 Antoinette Brown Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1921 [22] 1801–1874 Lady Constance Bulwer-Lytton Birleşik Krallık 1869 1923 Süfrajet 1801–1874 Katharine Bushnell Amerika Birleşik Devletleri 1856 1946 1801–1874 Josephine Butler Birleşik Krallık 1828 1906 [22] 1801–1874 Pancha Carrasco Kosta Rika 1826 1890 [22] 1801–1874 Frances Jennings Casement Amerika Birleşik Devletleri 1840 1928 Süfrajet 1801–1874 Carrie Chapman Catt Amerika Birleşik Devletleri 1859 1947 Süfrajet lider, National American Woman Suffrage Association, League of Women Voters ve International Alliance of Women'ın kurucusu ve başkanı [22][24] 1801–1874 Maria Cederschiöld Sweden 1856 1935 Süfrajet 1801–1874 William Henry Channing Amerika Birleşik Devletleri 1810 1884 Bakan, yazar 1801–1874 Mary Agnes Chase Amerika Birleşik Devletleri 1869 1963 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Ada Nield Chew Birleşik Krallık 1870 1945 Süfrajet 1801–1874 Tennessee Celeste Claflin Amerika Birleşik Devletleri 1844 1923 Süfrajet 1801–1874 Alice Clark Birleşik Krallık 1874 1934 1801–1874 Helen Bright Clark Birleşik Krallık 1840 1972 Süfrajet 1801–1874 Florence Claxton Birleşik Krallık 1840 1879 1801–1874 Voltairine de Cleyre Amerika Birleşik Devletleri 1866 1912 Bireysel feminizm, anarko-feminist [33] 1801–1874 Francis Power Cobbe İrlanda 1822 1904 1801–1874 Mary Ann Colclough Yeni Zelanda 1836 1885 Feminist, sosyal reformcu 1801–1874 Anna "Annie" Julia Cooper Amerika Birleşik Devletleri 1858 1964 Süfrajet 1801–1874 Marguerite Coppin Belçika 1867 1931 Belçikalı kadın şair, kadın hakları savunucusu 1801–1874 Ida Crouch-Hazlett Amerika Birleşik Devletleri 1870 1941 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Emily Wilding Davison Birleşik Krallık 1872 1913 Süfrajet 1801–1874 Draga Dejanović Sırbistan 1840 1871 [59] 1801–1874 Josefina Deland Sweden 1814 1890 Yazar, öğretmen, Emekli Kadın Öğretmenler Derneği'nin kurucusu 1801–1874 Maria Deraismes Fransa 1828 1894 [58] 1801–1874 Charlotte Despard née French Birleşik Krallık 1844 1939 Süfrajet 1801–1874 Jenny d'Hericourt France 1809 1875 [22] 1801–1874 Louisa Margaret Dunkley Australia 1866 1927 İşçi organizatörü 1801–1874 Marguerite Durand Fransa 1864 1936 Süfrajet 1801–1874 Friedrich Engels Almanya 1820 1895 Komünist, erkek [24] 1801–1874 Emily Faithfull Birleşik Krallık 1835 1895 1801–1874 Millicent Garrett Fawcett Birleşik Krallık 1847 1929 National Union of Women's Suffrage Societies'ın uzun süreli başkanı 1801–1874 Astrid Stampe Feddersen Danimarka 1852 1930 Kadın haklarıyla ilgili ilk İskandinav toplantıya başkanlık yaptı 1801–1874 Anna Filosofova Rusya 1837 1912 İlk Rus kadın hakları aktivisti 1801–1874 Louise Flodin İsveç 1828 1923 1801–1874 Mary Sargant Florence Birleşik Krallık 1857 1954 Süfrajet 1801–1874 Isabella Ford Birleşik Krallık 1855 1924 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Margaret Fuller Amerika Birleşik Devletleri 1810 1850 Transandantal, eleştirmen, kadınların eğitimi hakkında savunucu, Woman in the Nineteenth Century adlı eserin yazarı [24] 1801–1874 Matilda Joslyn Gage Amerika Birleşik Devletleri 1826 1898 Süfrajet,editör, yazar, organizatör [12] 1801–1874 Eliza Gamble Amerika Birleşik Devletleri 1841 1820 Kadın Hareketi fikrini ortaya atan kişi ve savunucusu [60] 1801–1874 Edith Margaret Garrud Birleşik Krallık 1872 1971 1801–1874 Désirée Gay Fransa 1810 1891 Sosyalist feminist [61] 1801–1874 Charlotte Perkins Gilman Amerika Birleşik Devletleri 1860 1935 Ekofeminist [24] 1801–1874 Wil van Gogh Hollanda 1862 1941 1801–1874 Emma Goldman Birleşik Krallık 1869 1940 Bireyci feminizm, Rus-Amerikan doğum kontrolü ve diğer kadın hakları aktivisti [22][24][33] 1801–1874 Vida Goldstein Avustralya 1869 1949 İlk Avustralyalı feminist siyasetçi, İngiliz İmparatorluğununda milli meclise seçilen ilk kadın [22] 1801–1874 Grace Greenwood Amerika Birleşik Devletleri 1823 1904 New York Times'ta çalışan maaşlı ilk kadın muhabir, sosyal reform ve kadın hakları savunucusu 1801–1874 Angelina Emily Grimké Amerika Birleşik Devletleri 1805 1879 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Bella Guerin Avustralya 1858 1923 Sosyalist feminist, Avustralya Üniversitesi'nden mezun olan ilk kadın 1801–1874 Marianne Hainisch Avusturya 1839 1936 Kadınların çalışma ve eğitim hakları savunucusu 1801–1874 Marion Coates Hansen Birleşik Krallık 1870 1947 Süfrajet 1801–1874 Jane Ellen Harrison Birleşik Krallık 1850 1928 1801–1874 Anna Haslam İrlanda 1829 1922 İrlanda'da kadın hareketinin önemli isimlerinden, Dublin Women's Suffrage Association'ın kurucusu 1801–1874 Anna Hierta-Retzius İsveç 1841 1924 Kadın hakları savunucusu ve hayırsever 1801–1874 Thomas Wentworth Higginson Amerika Birleşik Devletleri 1828 1911 Kölelik karşıtı, bakan, yazar 1801–1874 Laurence Housman Birleşik Krallık 1865 1959 Sosyalist feminist 1801–1874 Julia Ward Howe Amerika Birleşik Devletleri 1819 1910 Süfrajet, yazar, organizatör 1801–1874 Louisa Hubbard Birleşik Krallık 1836 1906 1801–1874 Aletta Jacobs Hollanda 1854 1929 [12] 1801–1874 Kehajia Kalliopi Yunanistan 1839 1905 [22] 1801–1874 Kang Youwei Çin 1858 1927 [22] 1801–1874 Abby Kelley Amerika Birleşik Devletleri 1811 1887 Süfrajet ve aktivist 1801–1874 Grace Kimmins Birleşik Krallık 1871 1954 [kaynak belirtilmeli] 1801–1874 Anna Kingsford Birleşik Krallık 1846 1888 Ekofeminist 1801–1874 Toshiko Kishida Japonya 1863 1901 [22] 1801–1874 Alexandra Kollontai SSCB 1872 1952 Sosyalist feminist [12] 1801–1874 Lotten von Kræmer İsveç 1828 1912 Barones, yazar, şair, hayırsever, Samfundet De Nio kurucusu 1801–1874 Marie Lacoste-Gérin-Lajoie Kanada 1867 1945 Süfrajet 1801–1874 Louisa Lawson Australia 1848 1920 Süfrajet, cumhuriyet yanlısı federalist, yazar ve yayıncı [12] 1801–1874 Mary Lee Avustralya, İrlanda 1821 1909 Süfrajet 1801–1874 Anna Leonowens Birleşik Krallık, Hindistan 1831 1915 Seyahat yazarı, eğitimci, sosyal aktivist 1801–1874 Fredrika Limnell İsveç 1816 1897 1801–1874 Mary Livermore Amerika Birleşik Devletleri 1820 1905 Kadın hakları gazetecisi, süfrajet 1801–1874 Belva Lockwood Amerika Birleşik Devletleri 1830 1917 [22] 1801–1874 Margaret Bright Lucas Birleşik Krallık 1818 1890 Süfrajet 1801–1874 Rosa Luxemburg Almanya 1871 1919 Sosyalist feminist 1801–1874 Christian Maclagan Birleşik Krallık 1811 1901 1801–1874 Kitty Marion Birleşik Krallık 1871 1944 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Harriet Martineau Birleşik Krallık 1802 1876 1801–1874 Eleanor Marx Birleşik Krallık 1855 1898 Sosyalist feminist 1801–1874 Rosa Mayreder Avusturya 1858 1938 [12] 1801–1874 Nellie McClung Kanada 1873 1951 Feminist ve süfrajet, The Famous Five'ın parçası 1801–1874 Helen Priscilla McLaren Birleşik Krallık 1851 1934 1801–1874 Louise Michel Fransa 1830 1905 Anarko-feminist [30] 1801–1874 Harriet Taylor Mill Birleşik Krallık 1807 1858 İlk öncü feminist [33] 1801–1874 John Stuart Mill Birleşik Krallık 1806 1873 İlk öncü [24][33] 1801–1874 Hannah Mitchell Birleşik Krallık 1872 1956 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Katti Anker Møller Norveç 1868 1945 Dalga feminist [33] 1801–1874 Agda Montelius İsveç 1850 1920 Feminist, süfrajet, Fredrika-Bremer-förbundet patronu 1801–1874 Anna Maria Mozzoni İtalya 1837 1920 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Flora Murray Birleşik Krallık 1869 1923 Süfrajet 1801–1874 Clarina I. H. Nichols Amerika Birleşik Devletleri 1810 1885 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Draga Obrenović Sırbistan 1864 1903 Kraliçe eş 1801–1874 Louise Otto-Peters Almanya 1819 1895 [62][63] 1801–1874 Emmeline Pankhurst Birleşik Krallık 1858 1928 Süfrajet kurucu ve İngiliz süfrajetin lideri [24] 1801–1874 Maud Wood Park Amerika Birleşik Devletleri 1871 1955 College Equal Suffrage League kurucusu, League of Women Voters ilk başkamo 1801–1874 Madeleine Pelletier Fransa 1874 1939 Fransız feminist, 1. Dalga feminist, sosyalist feminist [33] 1801–1874 Wendell Phillips Amerika Birleşik Devletleri 1811 1884 Kölelik karşıtı, konuşmacı, avukat 1801–1874 Jyotiba Phule Hindistan 1827 1890 [12] 1801–1874 Eugénie Potonié-Pierre Fransa 1844 1898 [30] 1801–1874 Eleanor Rathbone Birleşik Krallık 1872 1946 [12] 1801–1874 Caroline Rémy de Guebhard Fransa 1855 1929 1801–1874 Dorothy Richardson Birleşik Krallık 1873 1957 1801–1874 Edith Rigby Birleşik Krallık 1872 1948 Süfrajet 1801–1874 Sibylle Riqueti de Mirabeau Fransa 1849 1932 1801–1874 Bessie Rischbieth Avustralya 1874 1967 1801–1874 Güney Afrika Kanada 1856 1933 Kadınların oy hakkını savunan, Halifax Kadın Yerel Konseyi yönetim kurulu üyesi 1801–1874 Harriet Hanson Robinson Amerika Birleşik Devletleri 1825 1911 [24] 1801–1874 Pauline Roland Fransa 1805 1852 [33] 1801–1874 Rosalie Roos İsveç 1823 1898 Yazar, İsveç'te düzenlenen kadın hakları hareketinin öncülerinden 1801–1874 Ernestine Rose Amerika Birleşik Devletleri, Rusya-Polonya 1810 1892 Süfrajet 1801–1874 Hilda Sachs İsveç 1857 1935 Gazeteci, yazar ve feminist 1801–1874 Anna Sandström İsveç 1854 1931 Eğitim reformcusu 1801–1874 Auguste Schmidt Almanya 1833 1902 [64] 1801–1874 Olive Schreiner Güney Afrika 1855 1920 1801–1874 Rose Scott Avustralya 1847 1925 Süfrajet 1801–1874 Anna Howard Shaw Amerika Birleşik Devletleri 1847 1919 1904 ve 1915 yılları arasında National Women's Suffrage Association başkanı
1801–1874 Kate Sheppard Yeni Zelanda 1847 1934 1893 yılında kadınlar için oy hakkı kazanılmasına katkı sağladı (Kadınlara seçme hakkının verildiği ilk ülke ve ulusal seçim) [12] 1801–1874 Tarabai Shinde Hindistan 1850 1910 1801–1874 Emily Anne Eliza Shirreff Birleşik Krallık 1814 1897 İlk öncü feminist [33] 1801–1874 Eleanor Mildred Sidgwick Birleşik Krallık 1845 1936 1801–1874 Dame Ethel Mary Smyth Birleşik Krallık 1858 1944 Süfrajet 1801–1874 Anna Garlin Spencer Amerika Birleşik Devletleri 1851 1931 [24] 1801–1874 Elizabeth Cady Stanton Amerika Birleşik Devletleri 1815 1902 Sosyal aktivist, kölelik karşıtı, süfrajet, 1848 Women's Rights Convention organizagörü, National Woman Suffrage Association and the International Council of Women kurucularından [24] 1801–1874 Anna Sterky İsveç, Danimarka 1856 1939 [65] 1801–1874 Helene Stöcker Almanya 1869 1943 [63] 1801–1874 Milica Stojadinović-Srpkinja Sırbistan 1828 1878 Feminist, savaş muhabiri, yazar, şair [66] 1801–1874 Lucy Stone Amerika Birleşik Devletleri 1818 1893 Konuşmacı, National Women's Rights Convention ilk organizatörü, Woman's Journal kurucusu, ve evlendikten sonra soyadını koruyan ilk kadın Amerikalı [24] 1801–1874 Emily Howard Stowe Kanada 1831 1903 Hekim, kadınların tıbbi konulara dahil edilmesinin savunucusu, Canadian Women's Suffrage Association kurucusu
1801–1874 Helena Swanwick Birleşik Krallık 1864 1939 Süfrajet 1801–1874 Frances Swiney Birleşik Krallık 1847 1922 Süfrajet 1801–1874 Táhirih İran 1814/17 1852 Bâbî şair, ilahiyatçı ve İran'daki 19. yüzyıl kadın hakları savunucusu [12] 1801–1874 Caroline Testman Danimarka 1839 1919 Dansk Kvindesamfund kurucularından 1801–1874 Martha Carey Thomas Amerika Birleşik Devletleri 1857 1935 [22] 1801–1874 Sybil Thomas, Viscountess Rhondda Birleşik Krallık 1857 1941 Süfrajet 1801–1874 Flora Tristan Fransa 1803 1844 Sosyalist feminist [12] 1801–1874 Harriet Tubman Amerika Birleşik Devletleri 1820 1913 Dalga feminist [33] 1801–1874 Thorstein Veblen Amerika Birleşik Devletleri 1857 1929 Ekonomist, sosyolog, erkek [24] 1801–1874 Alice Vickery Birleşik Krallık 1844 1929 Hekim, doğum kontrolü destekçisi [67] 1801–1874 Beatrice Webb Birleşik Krallık 1858 1943 Sosyalist feminist 1801–1874 Ida B. Wells Amerika Birleşik Devletleri 1862 1931 Sivil haklar ve anti-linç aktivisti, süfrajet 1801–1874 Anna Whitlock İsveç 1852 1930 Feminist, süfrajet, gazeteci 1801–1874 Karolina Widerström İsveç 1856 1949 1801–1874 Frances Willard Amerika Birleşik Devletleri 1839 1898 Süfrajet ve organizatör 1801–1874 Frances Willard Amerika Birleşik Devletleri 1839 1898 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Charlotte Wilson Birleşik Krallık 1854 1944 Radikal feminist 1801–1874 Victoria Woodhull Amerika Birleşik Devletleri 1838 1927 1. Dalga feminist, süfrajet, organizatör, yenilikçi, ABD başkanlık seçimlerindeki ilk kadın [24][33] 1801–1874 Clara Zetkin Germany 1857 1933 Sosyalist feminist [24] 1801–1874 Frederick Douglass Amerika Birleşik Devletleri data-sort-value="1818"yakl. 1818 1895 Erkek süfrajet [24] 1801–1874 Caroline Kauffmann Fransa c. 1840s 1924 [22] 1801-1874 Natalie Zahle Danimarka 1827
submitted by SBDDSB to FeminismTurkey [link] [comments]


2020.07.05 17:10 oguzkra1 Recep Tayyip Erdoğan'ı neden seviyorum sıralı liste

İlk gençlik yıllarında sosyal hayat ve siyasetle iç içe bir yaşam sürdüren Erdoğan, acaba o zamanlar, bir gün REİS diye anılacağını, böyle sevileceğini hayal edebiliyor muydu?
İnsan ne çok hayal kurup vazgeçiyor. İşte vazgeçmeden, bir şeye tutkuya bağlanmak böyle bir şeydi. Sonunda hep gülüş, hep başarı getiriyordu. Bir gün koskoca bir ülkenin sorumluluğunu almak, koskoca bir tarihin yükünü sırtlanmak büyük, çok büyük bir hayaldi elbet. Gençliğinde durup birine anlatmaya kalksan insanların sana gülmeden edemeyeceği kadar büyük.
Demek ki bazen sessiz hayaller kurmak gerekiyordu. İşte bu biyografi, Erdoğan’ın çocukluktan bu yana kaybettiklerinin; ama en çok kazandıklarının ve elbette kazandırdıklarının hikayesiydi. Çünkü O, sessiz hayaller kurup, sağlam adımlar atmayı bilmişti…
Bugün 26 Şubat! Erdoğan'ın doğum günü. Cumhurbaşkanımız 65 yaşında. Kutlu olsun!
📷

Çocukluğu

Recep Tayyip, 26 Şubat 1954’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semtinde Tenzile Hanım ve Ahmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Recep Tayyip Erdoğan” adını verdi. Recep adını doğduğu gün Hicrî takvime göre Recep ayına denk geldiğinden, Tayyip’i ise, dedesinin adı olduğundan tercih etmişlerdi.
Babası Ahmet Bey, “Bakatalı Tayyip” olarak anılan Tayyip Efendi’nin oğluydu.
Tenzile Hanım, Ahmet Bey’in ikinci evliliğiydi. İlk evliliğini Güneysu’dayken Havuli Hanım ile yapmıştı. Bu evlilikten Mehmet ve Hasan adını verdikleri iki çocukları olmuştu. Ahmet Bey İstanbul’da Şirket-i Hayriye’ye kıyı kaptanı olarak girdi. Hanuli Hanım ile evlilikleri sona ermişti. Burada Tenzile Hanım ile tanıştılar. Ve Ahmet Bey 2. evliliğini Tenzile Hanım ile yaptı. Bu evlilikten Recep Tayyip, Mustafa ve Vesile dünyaya geldi.
Recep Tayyip, sakin ve yeri gelip yokluğu hissettiği bir çocukluk geçirdi. “Reis Kaptan” lakabıyla anılan babası Ahmet Bey’in çocukluğundan gençliğinde karakteri üzerindeki etkisi yadsınamazdı. En çok tatil günlerinde babasının kendisini motorla, Galata ve Tophane’de gezdirdiği zamanları seviyordu. Babasını en iyi bu gezilerde gözlemliyor, sert mizacının altındaki sevilesi adamı fark ediyordu.
Çok asabiydi gerçekten Ahmet Bey. Ve tabii bu asabiyetinin yanında çok da disiplinliydi. İşte Recep Tayyip'i babasına benzeten de bu yanıydı. Özünde asabi yanından korksa da, bu korku o tatlı baba korkularındandı.
📷

Yamalı ayakkabılarla okul yolu

Recep Tayyip, okul hayatına Kasımpaşa’da başladı. Piyale Paşa İlköğretim Okulu’na kaydolmuştu. Okul evlerine yakın değildi. Annesi, onları her gün okula götüremiyordu. Yaz kış demeden, yarım saatlik yolu yamalı ayakkabılarla gidip geliyorlardı.
Durumları pek iyi değildi işte. Her çocuk karınca kararınca bir işin ucundan tutup eve para getirmeye bakardı. Recep Tayyip de annesinin içini suyla doldurduğu bakraçlara buz koyar, mahallelerindeki futbol sahasında soğuk su ve simit satardı. Yatılı okul zamanları geldiğinde de, babasından aldığı harçlıklar kitap masrafına yetmediğinde kartpostal satacaktı… Yazları ise, Rize’ye giderler; çay ve fındık toplarlardı.
Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiş koca yürekli çocuklardı onlar. Sokakta oyun oynayacak, kendi oyunlarını kuracak kadar da şanslılardı. İlkokulda teneffüs saatini iple çekerler, kağıtları buruştura buruştura bir araya getirip top yaparlardı. E haliyle birkaç oyundan sonra güzelim ayakkabılar delik deşik, yamaya gönderilir; okul yolunda yamalı ayaklarla bir kısır döngü başlardı.
📷

Hayatının dönüm noktası

Recep Tayyip, 5. Sınıfta hayatının dönüm noktasını yaşadı. O gün, İmam Hatip, onların da hayatına girdi. Okul müdürü, “namaz” konusunu işliyordu. Derste “Kim namaz kılacak?” diye sorduğunda Recep Tayyip parmağını kaldırdı. İhsan Hoca, öğrencisinin namazını izledi. Çok geçmeden babası Reis Bey’i okula davet etti. Ona: “Biz Tayyip’i İmam Hatip okuluna gönderelim” diye fikrini bir çırpıda belirtiverdi. Recep’in kaderi işte o gün değişti belki de. Babası, biraz duraksadı ve “Nasıl takdir ederseniz” dedi. Recep, Piyale Paşa İlkokulu’ndan 1965’te mezun oldu.
Bu nasıl düşündüğüne, nereden baktığına göre değişen bir kader noktasıydı. Çünkü Recep Tayyip, o dönemde imam hatip mezunu olmanın, ülke içinde üniversite kapılarının kapalı olduğu anlamına geldiğini bilmiyordu henüz. Yatılı okuduğu Fatih’teki İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden 1973’te mezun oldu. Kendi deyimiyle bir mücadelenin içinde olduğu zamanlardı. Üniversite konusunda yaşadığı kısıtlamalar sebebiyle liseyi bitirmek için dışarıdan bitirme sınavlarına girdi ve fark olarak gösterilen dersleri verdi. Mücadeleden sağ çıkıp geleceğe yüzünü dönebildi ve Ekim 1973’te Eyüp Lisesi’nden mezun olup ikinci bir lise diploması aldı. Aynı yıl İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Aksaray İktisadi ve Ticari Yüksekokulu’na girdi.
1977-1978 döneminde Akademi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında birleştirildi. Recep Tayyip de, Şubat 1981’de mezun oldu. Kurum Temmuz 1982’de kurulan Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Diplomasında adı geçen kurum ise, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi oldu.
Yıllar sonra dönüp bu günlere baktığındaysa en çok sosyal birisi oluşunu takdir edecek ve “İyi ki yapmışım” diyecekti. Çocukluğundan beridir asla asosyal biri olmamıştı. Siyaseti takip etmeye erkenden başlamıştı. Özellikle ortaöğretim boyunca yaşadığı süreç, geleceğini şekillendiren ilk zamanlardı; en değerli safir taşlarından örülmüş zamanlar…
Öyle ki yıllar sonra bir röportajı sırasında şunu diyecekti: “O dönemler olmamış olsaydı, bunlar olmazdı. O sosyal yaşam beni daha sonra siyasete taşıdı. Siyasette de ondan sonrası devam etti".
📷

Futbol merakı

Arkadaşları arasında en çok o severdi top oynamayı. Teneffüs arasında yapılacak 10 dakikalık maçın lezzetini dahi tam tadabilmek için o kağıttan topları kendisi yapardı çocukken; topa ilk ayak vuran o olurdu…
Kağıt topların peşinden koşarken, bayramlarda seyranlarda biriktirdiği harçlıklardan bir top almanın sevincinde, mahallede top koşturdu. Sonra mahalle takımı derken, ilk transferini amatör kümede yaşadı. Bu transferin ücreti 500 liraydı. Recep Tayyip, bir yandan seviniyor, belki bir yandan da futbol sahasında ne kadar su, simit satsa bu parayı kazanırdı, onu hesap etmeye çalışıyordu.
Onun futboldan asıl kazancı para değildi aslında. Terimlerin anlamını zamanla kavrayacak olsa da, kolektif düşünmeyi ve dayanışmayı öğrenmişti. Üstelik sözlük anlamlarının karşılığı olması yanında, bunu gerçekten hissederek öğrenmişti.
Temmuz 1974’te İETT’de geçici işçi statüsüyle işe başladığında da kurumun futbol takımında top koşturmaya devam etti. 18 Haziran 1981’de görevinden istifa etti. Buradan sonra bir süre de amatör takımlardan biri olan Kasımpaşa Erokspor’da oynadı.
📷
(Solda Emine Erdoğan, sağda Tenzile Erdoğan ve kucağında da ilk oğul Ahmet Burak - Asker ziyareti sırasında)

Siyasi kariyerine başlarken

Recep Tayyip, siyasi kariyerine oldukça erken başlamıştı. İlk adımı lise yıllarında “Milli Türk Talebe Birliği”ne girerek attı. 1975’te, üniversitedeyken daha resmi bir adım daha attı ve Milli Selamet Partisi’nin Gençlik Kolu Başkanlığı’na; 1976’da ise, İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildi. Bu görevi, MSP, 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılana kadar devam etti.
1982’de askerlik görevi için siyasete ara verdi. Acemi birliğinde geçen 4 aylık süreçte Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu’ndaydı. Usta birliği döneminde ise, İstanbul Kağıthane’deki 3. Kolordu 6. Piyade Tümeni 77. Piyade Alayı Karagâh Servis Bölüğü’nde kantinlerin idaresinden sorumluydu. Bu görev sırasında su, simit sattığı zamanlar ne sıklıkla düşüyordu acaba hatırına…
Siyaset, damarlarında akan kandan farksızdı artık, kendini oraya ait hissediyordu. Askerliği biter bitmez kaldığı yerden devam etti; daha da ilerleyecekti. Dönüşü 19 Haziran 1983’te kurulan Refah Partisi’ne katılarak yaptı. 1984’te de Beyoğlu İlçe Başkanı oldu. 1985’te düzenlenen kongrede, “Merkez Karar ve Yürütme Kurulu Üyesi” seçildi ve aynı yıl partinin İstanbul İl Başkanlığı’na getirildi.
20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaptı. Erdoğan da, Refah Partisi’nin İstanbul 6. Bölge 1. sıradan adayı olarak seçimlere katıldı. Refah, İstanbul’dan yüzde 16,73 oy aldı.
Erdoğan, 19. Dönem Milletvekili olarak TBMM’ye girmişti. İlk kez gerçekleşen bir uygulama vardı. Seçmenler, parti milletvekillerini sıralamaya bakmadan tercih edebiliyordu. Bu tercihli oy sisteminde seçmenler, tercihini ikinci sıradaki aday Mustafa Baş’tan yana kullandı. Erdoğan için sandıktan çıkan oy 9 binken, Baş için 13 bindi. Sonuçlar açıklandıktan birkaç gün sonra da Erdoğan’ın milletvekilliği Mustafa Baş’a geçti.
📷

Erdoğan evlendi

Erdoğan, 4 Temmuz 1978’te bir konferans verdi. Emine Gülbaran ile de işte bu konferans sırasında tanıştı. Bu adam, bir gün ülkede Başkan olacaktı. Emine Hanım, o gün ileride Türkiye’nin “First Lady”si olacağından habersiz, Erdoğan’ın ışığına kapıldı.
Karşılıklı yansıyan bu ışık, onlara bir evlilik ve 4 evlat getirdi. Kızlarına Esra ve Sümeyye; oğullarına ise, Ahmet Burak ve Necmeddin Bilal adlarını verdiler.
📷

Erdoğan tutuklandı

Erdoğan, 28 Aralık 1986’da yapılan Milletvekili ara seçimlerinde Refah Partisi İstanbul adayı olarak gösterildi; ancak seçilemedi. 26 Mart 1989’da ise, Beyoğlu Belediye Başkanı adayıydı. Yüzde 22,83 oranında oy alsa da yeterli olmadı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti adayı Hüseyin Aslan’ın oy oranı, yüzde 29,29’du.
Erdoğan, sonuç birleştirme tutanaklarında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle sonuçlara itiraz etti. Ancak İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Nazmi Özcan da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Erdoğan’ı mahkemeye verdi; 18 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaktı.
Dava, Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü; ama Erdoğan duruşmaya katılmadı. Hal böyle olunca mahkeme, hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi. Erdoğan, bir ay sonra 27 Nisan günü tutuklandı. Bir hafta Bayrampaşa Cezaevi’nde kaldıktan sonra kefaletle serbest kaldı.
Mahkeme ise, kendisine hakime hakaret suçundan 6 ay hapis ve 20 bin lira para cezası vermişti. Ancak TCK’nin 72. Maddesi uyarınca hapis cezası tecil edildi ve para cezasına çevrildi.
📷

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan

Refah Partisi, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için Recep Tayyip Erdoğan, Ali Coşkun, Temel Karamollaoğlu, Veysel Eroğlu ve Nevzat Yalçıntaş için kamuoyu araştırması yaptırıyordu.
15 Ocak 1994’te partinin başkanı Necmettin Erbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday ismin Erdoğan olacağını açıkladı. Seçim sonuçları Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olduğunu gösteriyordu.
Erdoğan, Başkanlık döneminde, 4 milyar dolarlık bir yatırıma imza attı; trafik ve ulaşım sorununa karşı 50’den fazla köprü ve çevre yolu inşa edildi.
📷

Erdoğan’ın hapse girme süreci

Tarih 6 Aralık 1997’yi gösteriyordu. Erdoğan, Siirt’te düzenlenen bir açık hava toplantısında yaptığı konuşma sırasında Ziya Gökalp’in, 1912’de, Balkan Savaşı’ndaki Türk askerleri için yazdığı “Asker Duası” şiirinden bir dörtlük okudu. Bu dörtlük şöyleydi;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, müminler asker
Bu ilahi ordu dinimi bekler
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber”.
Erdoğan, okuduğu bu dörtlüğün, bu haliyle Ziya Gökalp’e ait olduğunu dile getirmiş ve şu açıklamada bulunmuştu: “Konuşmamın bütünü incelendiğinde milli birlik ve beraberlik mesajı verildiği görülür”.
Erdoğan’ın konuşmasıyla ilgili bir inceleme başlatıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın görüntülerini inceledi. Görüşlerini, Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davanın görüşüldüğü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na iletti.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı, Erdoğan hakkında yürütülen “Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca “Halkı din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçlamasıyla hazırladığı iddianameyi, 12 Şubat 1998’de tamamladı.
Erdoğan, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaya 31 Mart’ta başlandı. Dava 21 Nisan’da, Erdoğan’ın hakkında iddia edilen suçu işlediği yönünde sonuçlandı. Erdoğan, 1 yıl hapis ve 860 bin TL ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak duruşmadaki hali göz önünde bulundurularak cezası 10 ay hapis ve 176 bin 666 lira para cezasına çevrildi.
Erdoğan, 3 Haziran’da açıklanan gerekçeli karara göre, “Siirt’te yaptığı konuşma, dindar ve dindar olmayan kesimler arasındaki gerginliği canlı tutmaya çalışıyordu”. Erdoğan, “Bunları inanç birliği maksadıyla söyledim; benim referansım İslam’dır” açıklaması yapsa da, inandırıcı bulunmadı. Kararda yer alan “cezanın ertelenmesine yer olmadığı” ibaresine karşı olarak oy çokluğu için Yargıtay’a başvurma hakkını kullandı. Mahkemenin verdiği kararı, 23 Eylül’de, Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bire karşı dört oyla onaylandı. Bu kararın ardından Erdoğan’a siyasi yasak getirildi; artık bir partiyle veya bağımsız olarak seçimlere katılamayacaktı. O döneme ait Hürriyet Gazetesinin attığı şu manşet Türk medya tarihinin akıllara kazınan ifadelerinden biri olacaktı: "Tayyip'e şok ceza - Muhtar bile olamaz".
📷
Ceza infaz yasası gereği hapis cezası 4 ay 10 güne indirildi. Çeşitli ertelemelerden geçen cezanın ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bıraktı. 26 Mart 1999’da cezasını çekmek üzere Kırklareli, Pınarhisar’daki Pınarhisar Cezaevi’ne girdi. 24 Temmuz 1999’da ise, tahliye edildi.
📷

Yasaklı döneminde Erdoğan

Anayasa Mahkemesi’nin, Fazilet Partisi’nin daimi olarak kapatmasının üzerinden çok zaman geçmemişti ki, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını başlattı. Kendilerini “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak adlandırdıkları iki koldan yürüttüler bu süreci.
“Milli Görüşçü” olarak adlandırılan taraf, 20 Temmuz 2001’de, Recai Kutan’ın başkanlığında Saadet Partisi’ni; “değişimci” taraf ise, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Erdoğan, aynı zamanda partinin genel başkanlığına da seçildi.
“Biz milli görüş gömleğini çıkardık” demişti Erdoğan ve kullanılan bu ibare, muhafazakarların büyük tepkisini çekmişti. Bir yandan da sistemli bir çalışma içindeydiler. Yakında seçim vardı ve hazırlıklıydılar. 3 Kasım 2002’de düzenlenen seçimlerde Ak Parti yüzde 34,29 oy oranı ile birinci parti oldu.
Parti bu başarıları gösterirken, Erdoğan, siyasi bakımdan yasaklı olduğundan seçimlere katılamadı; milletvekili olamamıştı. 58. Hükümet, Abdullah Gül başkanlığında kuruldu.
Erdoğan, damarlarında akan kanda dahi siyasetin varlığını hissediyor olmalıydı. Duyduğu üzüntüyü içinde tutup, tekrar siyasi haklarına ulaşmanın yollarını arıyordu.
Siyasi yasağının kaldırılması için TBMM’ye yasa teklifi sunuldu. Aslında bu yasa değişikliği oy çokluğu ile kabul edilmişti, ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tasarının, “özenle, somut ve kişisel” olduğu gerekçesiyle veto etti. Bir süre aradan sonra, yasa değiştirilmeden tekrar oylamaya sunuldu; meclis tekrar oy çoğunluğu ile kabul etti. Bu kez, Ahmet Necdet Sezer de onayladı. Erdoğan’ın milletvekili olmaması için artık hiçbir engel yoktu ve sağlam adımlarla ilerleyeceği yolunda daha elde edeceği çok başarı vardı. Bu henüz başlangıçtı.
Aynı dönemde, seçimlerde Siirt Milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğinin düşürülmesi, Erdoğan’a ani ve yeni bir kapı açtı. Siirt’teki seçimlerin tekrar yapılmasına karar verildi. AKP’nin ilk sıradaki adayı Mervan Gül adaylıktan çekildi ve Erdoğan, partinin birinci adayı olarak aldığı yüzde 85 oy oranı ile Siirt seçimlerini kazandı.
📷

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

Erdoğan, artık milletvekiliydi. Tüm gençliği boyunca hayalini kurduğu birçok şey için zorlu yollardan geçmiş olsa da, ilk önemli adımı atmıştı.
Sonrası Erdoğan için fazla hızlı ve başarı doluydu. Abdullah Gül, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Sezer’e, istifasını sundu. İstifası onaylanan Gül’ün ardından, Cumhurbaşkanlığından aldığı görevle, Erdoğan, genel seçimlerden yaklaşık 3 ay sonra, 59. Hükümeti kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan, kendisini destekleyen ya da desteklemeyen her bireyin sorumluluğunu taşıyordu ve belli ki bu sorumluluğu daha uzun yıllar taşıyacaktı. Ak Parti, 22 Temmuz 2007’de yapılan 23. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, aldığı yüzde 46,6 oy oranı ile milletvekili sayısını 341’e çıkardı. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın ikinci kez başkanlık koltuğunu hak ettiği anlamına da geliyordu. Aynı durum çoğalarak üçüncü kez de tekrarlanacaktı.
12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen 24. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi, aldığı yüzde 49,83 oy oranı ve 327 milletvekili ile Erdoğan’a üçüncü kez hükümet kurma yetkisini kazandırdı.
📷

Başkanlık sürecinde alt yapı çalışmaları

Özellikle İstanbul’dan yola çıkarak söylenebilir ki, ülkenin en büyük sorunları arasında ilk sıralarda alt yapı ve ulaşım gelmekteydi. Bu sebeple Erdoğan, başkanlığı sürecinde en çok eğilimi bu iki konuya gösterecekti.
2003 yılı sonunda düzenlenen verilere göre ülke genelinde bölünmüş devlet ve il yollarının toplam uzunluğu 4,387 km, otoyollar 1,714 km iken, 2013’e gelindiğinde bu veriler, sırasıyla 20,807 km ve 2,244 km olarak kayıtlara geçecekti. Erdoğan, devletin yönetiminde bulunduğu süre içerisinde, 2014 yılı itibarıyla 471 km’lik bölünmüş devlet ve il yolu inşası gerçekleştirecekti.
Örnekleyecek olursak, 1993’te yapımına başlanan Bolu Dağı Tüneli ve 2000’de başlanan Nefise Akçelik Tüneli, 2007’de tamamlandı. 2003-2014 arasında, devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel, otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel açıldı. Tüm yollarda ise, toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete sokuldu.
2004’te, Türkiye’nin ilk deniz altı tüneli olan Maramaray’ın inşası başladı. İstanbul Boğazından geçen Marmaray, 2013’te tamamlandı. 2011’de Avrasya Tüneli ve Konak Tüneli’nin temelleri atıldı. Konak Tüneli, 24 Mayıs 2015’te açılırken, Avrasya Tüneli 20 Aralık 2016’da hizmete girdi. Bu iki tünel Türkiye'nin rüya projelerinin ilk ürünleriydi.
İlk hattı 2009’da Ankara-Eskişehir arasında açılan Yüksek Hızlı Tren, daha sonra birçok ile yayıldı.
2013’te İstanbul Boğazı üzerine üçüncü köprü olarak konumlandırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımına başlandı ve 26 Ağustos 2016’da köprü açıldı.
2002’de 25 olarak kaydedilen havalimanı sayısı, Erdoğan sürecindeki çalışmalarla 52’ye ulaştı. İstanbul’daki üçüncü havalimanı inşası ise, 2014’te başladı. Şimdilerde ise İstanbul 3. havalimanın, 29 Ekim 2018'de faaliyete geçmesi bekleniyor.
Erdoğan, Mart 2014 itibarıyla 18’i hidroelektrik santral olmak üzere, 268 baraj inşasına imza attı. Ayrıca, 138 ayrı yerleşim biriminde kentsel dönüşüm ile TOKİ öncülüğünde toplu konutlar yapıldı.
📷

Eğitim süreci

En son 2002’de 11.3 milyar TL olarak kaydedilen eğitime ayrılan bütçe, Erdoğan süreci ile 2014’te, 78.5 milyar TL’ye ulaştı.
Yönetim sürecinde birçok başarılı proje oldu. İlki, 2003’te UNICEF işbirliği ile başlatılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasıydı. Kızların okula gitmesini, eğitim seviyesindeki eşitsizliği noktalamayı amaçlayan bu projenin yürüttüğü kampanya sayesinde, 2002’de yüzde 87 olarak kaydedilen kız çocuğu okullaşma oranı, yüzde 96’lara kadar yükseldi. Bu Cumhuriyet tarihi için rekor bir rakamdı...
Bir ülkenin refah seviyesi kuşkusuz eğitim seviyesi ile paralel seyrediyordu ve eğitimin son durağı üniversitelerdi. 2003’te 70 olarak kaydedilen üniversite sayısı ilk 5 yılda 130’u geçmişti bile. Ülkenin 81 ilinin her birinde en az 1 üniversite oldu.
Sadece okul açmakla bitmiyordu elbet; bir de içinde yürütülen sistem adına bir şeyler yapılmalıydı. 2010’da başlatılan Fatih Projesi kapsamında çeşitli okullarda bazı sınıflara akıllı tahta koyarak işe başlandı. Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak gerekiyordu tabii. Çocuklara da tablet bilgisayar dağıtımı başlatıldı.
Sonra 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren 4+4+4 eğitim sistemiyle 8 yıllık zorunlu eğitim, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime çevrildi. Başta çok karşı çıkanlar, olmaz diyenler olsa da, çocuk dediğin bir genç ağaç, eğilmeyi bekliyordu. Artısıyla, eksisiyle aslında bu sistem, eğitimin insana zorunluluğunu vurguluyordu. Çünkü ne ilginçtir ki, insan dediğin varlık, zorunlu kılınmayan şeylerin pek heveslisi olmayabiliyordu…
📷

Ekonomik süreç

Ülkede, Ak Parti döneminden önce en son “Kara Çarşamba” olarak da bilinen 2001 Türkiye ekonomik krizi yaşanmıştı. Bu kriz, ülkenin beklenmedik ölçüde ekonomik daralmasıyla sonuçlandı. Dövizdeki yüksek artışa bankacılık sisteminin açmaza girmesi eklenmiş devlet büyük bir mali yükü sırtlanmak zorunda bırakılmıştı.
Bir algı var insanda; zengin hep zengin, fakir hep fakir. Uzun adam, nasıl olmuştu da insanların umudu oluvermişti. Yeni her zaman iyidir mottosunun ürünü müydü bu? 2003’te Erdoğan ülkenin Başbakanı olduğunda, yeninin her zaman iyi olduğunu kanıtlayan o can gelmişti sanki. Belki de karşılıklı güvenin getirisi dört koldan yapacaklarına odaklanan Erdoğan, 2003’ten 2009’a ekonomide büyük bir büyüme sağlamayı başarmıştı. Sayısal verilere göre bakarsak, bu yıllar arasında Türkiye’nin GSMH’si, dünya toplamının yüzde 1,11’inden, yüzde 1,3’sine yükseldi. Bu süreçte, Türkiye edindiği oranla, AB ülkeleri arasında en iyi performansı yakalamıştı. Ayrıca bu süre zarfında, Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na olan borcu da bitirildi. Ve dahi Türkiye İMF olarak bilinen bu yapıya borç verebilecek ülkelerden biri olmuştu...
Bu başarı, Cumhuriyet’in kurulduğu zamandan bu yana edinilmiş en büyük başarılardan biriydi. Siyasi istikrar sağlandı, ekonomi güçlendi ve dolayısıyla sosyal refah seviyesi yükseldi. Uzun Adam, bu işi başarmıştı. Dönüp çocukluğunda köşede soğuk su satan Recep Tayyip’e teşekkür ediyor muydu acaba?
Çıkışlar kadar inişler de insanlar içindi. Uluslararası krizi takiben 2008’in son çeyreğinde, bir durgunluk başladı. Babalarınızdan sizin kulaklarınıza da yer etmiştir muhakkak; kemerleri sıkma zamanıydı. Durgunluk, 1 yıl sürdü. Türk ekonomisinde ciddi bir küçülmeye sebep olmuştu. İşsizlik oranı, yüzde 10’dan, yüzde 14’e yükseldi. Küresel bir ekonomik krizin etkileri Türkiye'de de kendini hissettirmiş ancak Türkiye güçlü ekonomik yaklaşımdan verilmeyen tavizler sayesinde bu krizi, tabir yerindeyse, ufak sıyrıklarla atlatmıştı. O dönem Erdoğan, bu küresel ekonomik krizin Türkiye'yi teğet geçeceğini söylemiş ve öyle de olmuştu.
Ülkede işler yeniden düzelmeye başlamış; 2010 ve 2011 GSYH, yüzde 9 ve yüzde 8’den daha fazla büyüme göstermişti. Türkiye’yi, Çin’den sonra dünyada en fazla büyüme gösteren ikinci ülke konumuna yükseltti. Bu büyüme, işsizlik oranının da, krizden önceki seviyelere düşmesini sağladı.
2011’de, cari işlemler açığı yüzde 10’luk oranla tarihinin en yüksek noktasına ulaştı; dünya rekoru kırmıştı. Türk Lirasının değeri de, aşırı sermaye girişinden etkilenerek yükseldi. Ak Parti, “Ekonomiyi yeniden dengeleme” başlığı altında bir uyum operasyonuna karar verdi. Bu proje etkisini şu rakamlarla gösterdi: Bütçedeki eğitim payı 2002’de yüzde 10 iken 2011’de yüzde 15’e yükseldi. Sağlık payı da yüzde 2.6’dan, yüzde 5.8’e yükseldi. Bu zaman zarfında GSYH reelde yüzde 50’den fazla yükseldiği için eğitim ve sağlık harcamalarının reel artışı, GSYH içindeki pay artışlarından daha fazla olmuştu.
submitted by oguzkra1 to RecepTayyipErdogan [link] [comments]


2020.05.30 17:55 Hayatan_Bikmis_Papaz 2050 yilinin SüperGücü Ülke . Tamamen okuyun

Son yillarda Çin ekonomisi aşırı gelişti ve Amerikan ekonomisi zayıflıyor . Bu dengeler değişiyor demektir . Eski süper güç lere bakalim . Roma İmparatorluğu ,Çin ,Moğol İmparatorlugu , Osmanli , İngiltere , Almanya , Sovyetler , Amerika . Bu hep böyle . İsmi aklımıza gelecek isimler süpergüc olmus ama 2020 yilina bakarsak hep aklimiza gelmeyecek olaylar oldu . Salgin Deprem etc . Yani önümüzdeki zamanlarda aklimiza gelmeyen olaylar gelecek . Şu an Amerika salginla boğusuyor ve Çin salgini atlatiyor . Amerika batinca Çin süper Güc olacak dediniz ama hayir daha baska bir ülke . Hani kek yaparken kulak kivamina gelmesini bekleriz ya işte onun gibi . Bir hikaye var "yaşlı ve zengin bir adamın hepsi birbirinden zeki 3 oğlu varmış. birgün amansız bir hastalıkla yatağa düşen yaşlı adam verasetini açıklamak için oğullarını yanına çağırmış. - oğullarım benim vaktim geldi artık, ecel kapıda. ben ölünce tabi ki mallarımın hepsi sizin ve siz çok zekisiniz ama siz mallarımı bölüşeceksiniz diye birbirinize düşmemeniz için şehrin kadısına gidin. o kadıya benim selamımı söyleyin o size mirasınızı bölüştürür. ve adam olur oğulları da babasının isteği üzerine kadıya gitmek için yola düşerler. tabi yeşillik yerlerden, gölden, yağmurdan, çamurdan felan geçerler. derken önlerine bi adam çıkar ve bizim 3 biradere sorar; - efendiler ben devemi kaybettim siz yolda bir deve gördünüz mu? der. büyük kardeş sorar; - tek gözü kör muydu adam "evet" der. ortanca kardeş sorar; - kuyruğu kesik miydi adam "evet" der küçük kardeş sorar; - bir ayağı topal miydi adam ona da "evet" der. bu sorulardan sonra 3 birader devesini kaybeden adama biz senin deveni görmedik derler. adam birden sinirlenir. "yaa nasıl olur. hem bütün özelliklerini bildiniz hem de görmedik diyorsunuz. bende sizinle beraber gidecem ve gittiğiniz yerdeki kadıya sizi şikayet edeceğim" der. biraderlerde "olur gel" derler. ve sonunda kadının yanına varırlar, huzuruna çıkarlar. 3 birader der ki; - efendim bizim babamız vefat etmeden önce mirası bölüşmemiz için size gelmemizi söylemişti. biz de bu yüzden geldik. kadı devesini kaybeden adama döner ve; -sen niye geldin. der adam da : efendim ben devemi kaybettim. yolda bunları gördüm. onlara devemi gördünüz mu dedim onlarda devemin bütün özelliklerini bildikleri halde görmedik dediler. ben bunlardan şüpheliyim der. kadı biraderlere döner ve sorar: - sen nerden bildin tek gözünün kör olduğunu. - efendim, yolda gelirken yeşillik yerden getik. baktım ki yeşilliklerin hep bi tarafından yenilmiş öbür tarafına yanaşmamış bile. tek gözünün kör olduğunu oradan anladım. - peki sen nerden bildin kuyruğunun kesik olduğunu. - efendim, yolda gelirken deve pisliği gördüm. devenin pislikleri hep dağınık düşmüş. halbuki kuyruğu olsaydı hep toplu düşerdi. oradan bildim kuyruğunun olmadığını. - peki sen nerden bildin bi ayağının topal olduğunu. - efendim, gelirken gölden getik. baktım ki devenin 3 ayağının tam izi bir de yarım ayak izi var. tek ayağının topal olduğunu oradan anladım. kadı devesini kaybeden adama döner ve "kardeşim bunlar senin deveni görmemişler" der. kadı o adamı gönderir ve düşünür "ulan bunlar benden zeki ben bunlara nasıl miras bölüştüreceğim. neyse ben bunlara bi ziyafet vereyim sonrada kapı arkasından dinleyeyim bakalım ne konuşuyorlar" diye düşünür ve bizim 3 biraderi evine götürür hanımına güzel bi ziyafet hazırlattırır yemek gelir ve kadı "siz yemeğinizi yiyin ben bi yere varıp geleceğim" der ve kapı arkasına geçer. büyük kardeş der ki; - yaa kuzu çok iyiymişte, keşke köpek emmeseydi. kadı şaşırır. ortanca kardeş der ki; - yaa şarap iyiymişte, keşke mezar toprağından yapmasalardı. kadı iyice şaşırır. küçük kardeş de der ki; yaa kadı; iyiymişte, keşke ibne olmasaydı. kadı bu lafı duyar duymaz gelenlerin zeki olduğunu düşünerek hemen araştırmaya gider. kuzuyu aldığı adama "bu kuzu ne emdi" diye sorar. adamda "kuzunun annesi olduydu ben de kapının önünde yatan köpeğe emzirttim" der. daha sonra şarabı aldığı adama gider ve "bu şarabın toprağı nerden" diye sorar. adamda "valla bizim burada en güzel toprak mezarlıkta var, ben de mezar toprağından yaptım" der. kadı "ulan bunlar ikisinide bildi" diye düsünerekten annesinin yanına gider ve "anne ben ibne miyim " diye sorar. annesi de "oğlum hatırlamzsın sen küçükken ormanda sana oduncu tecavüz etmişti" der. kadı bu şaşkınlıklar içinde bizim 3 biraderin yanına gider ve başlar sormaya. büyük kardeşe; - söyle bakalım kuzunun köpek emdiğini nerden bildin. - nerden olacak. bak kuzunun budunun bu kenarında yağ olmaz. ama köpeği emdiği için burada yağ var. ortanca kardeşe; - söyle bakalım şarabın mezar toprağından olduğunu nerden bildin. -nerden olacak. içiyorum içiyorum zevk yerine keder veriyor. ve küçük kardeşe sorar; - söyle bakalım sen benim ibne olduğumu nerden bildin. - nerden olacak, ibne olmasan girişe amerika bayrağı aşmazdın" demiş velev ki olay şu hepimiz süper gucunun kim olacagini bilmeyecek kadar maliz . Şimdi süpergücü acıklıyorum ama şu hikayeyi de anlatayim "Bir laz varmis hastaymis . Ben hastayim demis . Sonra adam ölmüş ve mezarına ben hastaydim beni dinlemediniz ben öldüm yazmıs" Sonuca varsak İlluminatiyi yok etmek için kurulmuş bir ülke , O ülke savaş 5 askerle bile savaşı kazanan , o ülke ekonomisi Amerikaya karşı bir kalkan olan , o ülke çok iyi bir ülke . Şimdi söylüyorum hazir misiniz ? EVEEET . Hazıııır mıyız ? EVET . önce oğlanlar ? EVEEET . şimdi kızlar ? EVEEET . Hep birlikteeeeee ... 3...2...1.. Zimbabve
submitted by Hayatan_Bikmis_Papaz to kopyamakarna [link] [comments]


2020.05.28 19:50 cinbilgisinfo Çin Atasözleri: İlham Veren, Komik ve Anlamlı Çince Sözler

Çin Atasözleri: İlham Veren, Komik ve Anlamlı Çince Sözler
Atasözleri ülkelerin tarihini, kültürünü ve tecrübelerini yansıtıyor. Kimi zaman komik, kimi zaman anlamlı, kimi zaman düşündürücü kimi zaman da karmaşık gelen bu sözler aslında hayatın gerçeklerini yanısıtıyor. Çin kültürü içerisinde yer alan Çince deyimler ve Çince atasözleri içerisinde derin anlamlar barındırıyor ve tecrübelerin aktarımını sağlıyor. ‘Bir Çin atasözü der ki’ diye başlayan cümleler çoğu zaman hayatın gerçeklerini ifade eden cümlelerle tamamlanıyor. İşte sizler için Çin atasözleri arasından seçtiğimiz Çince güzel sözler ve anlamları…
https://preview.redd.it/77q76ihzmj151.jpg?width=740&format=pjpg&auto=webp&s=d6e95c686f3bfc1b4c8fa299b1dddc69d5f53ef2

Öğüt Veren Çin Atasözleri

小洞不堵大洞难补。 Xiǎo dòng bù dǔ dà dòng nán bǔ.
“Küçük deliği durdurmazsan büyük deliği yamayamazsın.”
Öğüt veren Çin atasözleri arasında en çok bilinenlerden bir tanesi olarak yukarıdaki söz karşımıza çıkıyor. Sorunları küçükken halletmek gerektiğini sorun büyüyünce çözmenin zorlaşacağını ifade ediyor. Türkçe’de kullandığımız ‘yılanın başını küçükken ezeceksin’ tabiri bir yönüyle bu Çince atasözü ile eşleşiyor.

Tespit İçeren Çince Atasözleri

三个和尚没水喝。 Sān gè héshàng méi shuǐ hē.
Üç keşişin içecek suyu yok.
Çin Atasözleri toplumsal konulara da değiniyor. Örneğin yukarıdaki söz herkese ait olan işi hiç kimsenin yapmayacağını ifade ediyor. Yani görev birisine aitse o görev yapılır, eğer görev ortaya söylenmiş ve biriniz bu işi yapın denmişse hiçkimse o işi yapmaz deniyor. Aslında ofis ortamlarında sıkça karşılaştığımız bir durum.

Aşk Temalı Çin Atasözleri

情人眼里出西施。 Qínɡrén yǎnlǐ chū xīshī.
Aşık (sevgilisine) baktığında Xishi görür. (Xishi Çin’de güzelliği ile meşhur olan bir karakter)
Çin atasözleri arasında dilimizdeki tabirlere oldukça benzeyen bir başka söz de yukarıda yer alıyor. Bu Çin atasözü aşık olan kişinin sevdiğini her haliyle güzel göreceğini ifade ediyor. Bizim kullandığımız ‘güzel bakan güzel görür’ ya da ‘aşkın gözü kördür’ tabirine benziyor.

Komik Çin Atasözleri

一天到晚和妻子吵架的男人晚上什么都得不到 Yītiān dào wǎn hé qīzi chǎojià de nánrén wǎnshàng shénme dōu dé bù dào
Gün boyunca karısıyla tartışan adam gece avucunu yalar
一个男人在电栅栏上小便将会得到令人震惊的消息 Yīgè nánrén zài diàn zhàlán shàng xiǎobiàn jiāng huì dédào lìng rén zhènjīng de xiāoxī
Elektrikli çitlere işeyen adam şok edici haberler alır
Daha fazla atasözünü Çince atasözleri yazımdan okuyabilirsiniz.
submitted by cinbilgisinfo to KGBTR [link] [comments]


2020.05.26 03:30 BABAZOOM TALKAN &CÜRCAN KATLİAMI TÜRKLERİN ARAPLARDAN GORDUGU DUNYA TARIHINDEKI EN BUYUK SOYKIRIM

Türklerin tarih kitaplarında ve arşivlerinde yer almayan ancak diğer milletlerin yazılı tarihinde yer alan iki büyük Türk katliamından biri. Ermeni’ler “katledildik” diyebiliyor. Rumlar “topraklarımızdan sürüldük” diyebiliyor. Ancak Türk gururu “Araplar bizi katletti, zorla müslümanlığı dayattı” diyemez. Talkan ve Curcan katliamları.. Resmi tarihte şöyle bir üfürme var. Türkler Çin ile savaşırken Araplar yardıma gelmiş, bu sırada birbirlerine sempati beslemişler, Türk savaşçılar Arap okçuların yanaklarından makas almış, islamiyeti kabul etmihihihi hoh!. Karşılıklı milletlerin hem fikir olduğu tüm savaşlar gerçek, bir tek Türklerin katledildiği yalan öyle mi? Talkan Katliamı‘nda 100.000 Türk katledilmiştir, bunun yanında 50.000 ‘den fazla türk köle ve cariye olarak pazarlarda satışmıştır. Bu katliam, İslam’ın barış dini olduğunu yeterince kanıtlamış, ayağı kayıp yanlışlıkla arap kılıçlarının üstüne düşen arkadaşlar da olmuş ama dersini iyi alanlar akın akın islamiyet ile şereflenmiştir. Hz. Muhammed’in ölümüyle birlikte insanlığın iktidar hırsı İslam dininde de ortaya çıktı. Mezhep ayrımcılığını kesinlikle reddeden İslam dininin iktidar çatışmaları sebeple mezheplere ayrılması tamamen Arapların eseridir. Eflak Voyvodası Vlad’ın yaptıklarına kin duymayan insan olamaz değil mi? İşte Vlad, Curcan ve Talkanda yaşanan acımasızlığı hayal dahi edemezdi. Ancak gel gör ki İslamı en doğru yaşayan, koruyan ve öğreten millet yine Türk’lerdir. Eğer Türkler müslüman olmasaydı, İslamiyet bugün Arapların etnik dini olmaktan öteye gidemez, olsa olsa en fazla Hindistana kadar gidebilirdi. 1. TARİHİN EN ALÇAK SOYKIRIMLARINDAN BİRİ – TALKAN KIRIMI Buhara’da yaşananlar diğer Türk Beyliklerinde de tesirini hissettirir. Sogd Meliki Neyzek Tarhan şehrinin yok olmaması için Kuteybe ile anlaşma yapar. Anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsızlık ve Türklerin bir araya gelememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istila edip talan etmişlerdir.. İlk saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler de aynı kırımı yaşadı. Türkler örgütlü olmadığı için Arap’ların işleri kolaylaştı. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada yanlış yaptığını ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir teminat getirmeyeceğini gördü. Üstelik diğer Türk Beylerine de aldattığını anladı. Tohoristan’a döndükten sonra diğer Türk beyliklerine bir mektup yazıp uyarmaya çalışır. İlk pozitif cevap Talkan meliki Sehrek’den gelir.. Tarhan’ın düşüncelerini öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir silahlı güç ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu kırım o vakte kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu kırımı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Kilometre.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Tüm bunlar hep İslam adına yapılmıştır.. Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alır. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar. Askerlerin yorgunluk eğlencesi olurlar. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar. Erkekleri kavga ederek can verirler.. Tüm şehir yakılır. Araplar bu şehre yakılmış şehir manasında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i abluka eder.. 2 ay müddetle devamlı olarak buraya saldırır lakin bir netice alamaz. Aynı zamanda kış yaklaşır. Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim ismindeki adamını gönderir. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması vaziyetinde kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin önerinini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur. Komutanları ile görüşüp önerisi kabul ederler. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, çevresi hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur. Kuteybe aynı zamanda Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der. Kuteybe önce Tarhan’ın iki erkek çocuğunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir. Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht dövüşü vardır. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar. Önce Havarizat ile çevresindekileri öldürtür. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında tutsak alırlar. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin buyruğu üzerine öldürülürler.
Bu olay, Ziya Kitapçı”nın, İslam Tarihi ve Türkler isimli kitabında aynen şöyle anlatılır ; Bu harblerden birinde, et-Taberi”nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe’ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman’ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir alana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını buyurmuştur. Cebbar, zorba, vicdansız Arap komutanının çevresinin bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten sanki gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır, ”Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış perişan Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir anımsayınız. Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Yalnızca ata bile binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.” Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir. Harzemli tanınmış Türk bilgini, Biruni Harzem’deki muasırlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, ananelerini savunanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylelikle herşey karanlıklara gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi ile ilgili bilinenleri artık öğrenme imkanı bırakmadı. Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, ama gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant, abluka edilir. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre, 1.Semerkant Araplara her yıl 2.200.000 altın ödeyecektir.. 2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir.. 3.Şehirde Cami yapılacaktır.. 4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır.. 5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir.. Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır. Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Ara ara Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi direktifini verir. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada Haccac can verir. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar. Tam Kasgar’ı abluka edecekken Halife Velid can verir, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile beraber 716 yılında kafası kesilerek öldürülür. Zira Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir. Taberi Anlatımları Aşağıdaki pasajlar direk Taberinin anlatımından alınmıştır. Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343) Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar. Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yeniden dönüp Merv’e geldiler. Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle bağlaşık idi. Kuteybe’nin geldiğini duyunca kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği zaman hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada sayısız Türk öldürdü. Söylenti odur ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki erkek çocuğunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344) Kuteybe diye konuştu: – Vallahi şayet benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar vakit kalmış olsa bunu cildim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün ) Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi erkek çocukları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler. Hepsi 700 adam idi. Emretti başlarını kesip Haccac’a gönderdiler. (Syf-347) Bu 70 sene süren Türk-arap savaşlarının en ehemmiyetli noktaları ve sonuçları ; 1- 100.000’in üstünde Türk katledilmiştir. 2- 50.000’in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır. 3- Şehirler yağmalanmış , ganimet diye halkın herşeyi talan edilmiştir. 4- Tüm zenginlikler , tarihi yapıtlar yokedilmiş , yakılmış , yıkılmıştır. 5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamında” 40.000 Türkün kesilerek 24 kilometre yol süresince ağaçlarda sallandırılmıştır.( Tarihte örneği çok azdır.) 6- Aynı şekilde “Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları kesilmiş , nehrin suyu kıpkızıl olmuş , cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır. 7- “Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş , “Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir. 8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet ele geçirmişlerdir. 9- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden bile görmemişlerdir. 10- Bu tarihi gerçekler “islam etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte , söz edilmemektedir. Türkçü politikacılar bile konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir 9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş hatıranda) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir. Çaygan Kuteybe’den yardım diledi.Çünkü Camhüd meliki her zaman gelip Çaygan ile cenk ederdi.Ve Çaygan’ı gayet incitirdi.Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi.Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü.Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş tutsak aldılar. Kuteybe emretti. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)
submitted by BABAZOOM to KGBTR [link] [comments]


2020.05.01 17:07 Ayanokoji-san Halife, bir elçiyi islamı anlatması ve yayması için Türkistan'a gönderir...

Türklerin savaşçı ünü tüm dünyaya yayılmıştı. Bundan haber alan Halife bir elçiyi islamı anlatması ve yayması için Türkistan'a gönderir. Uzun yolculuk sonunda Türkler'in topraklarına varır. Türkler, ilk defa böyle pis kıyafetli ve çirkin yüzlü bir insana rast gelmiş. Aralarından biri hemen kırbacını çıkarıp arabı dövmeye başlamış. Yalvar yakar arap ne için geldiğini kimlerden olduğunu anlatmaya başlar. Sonunda ise Türkler arasında ikilik çıkar. Türklerden biri der "Bu pis kıyafetli adamı Kağan'ın yanına götürürsek kellemizi mızrağın ucuna geçirip otağın başına diker" hararetli tartışmadan sonra arabın üstüne başına adam gibi Türk kıyafeti verilip öyle Kağan'ın huzuruna çıkartılır. Kağan'ın otağına girmeden önce kapıdaki subaylardan biri arabı baştan aşağı sürer. Tam içeri alacakken durdurur: "Bu kafandaki nedir ? Yılan gibi sarmışsın, çıkar lan şunu kafandan!". Arap, sarığını çıkartıp Subaya uzatır. Subay araba seslenerek: "Ulan bana değil yere fırlat çek şu pis şeyi üzerimden beyinsiz!" arap sarığı yere koyar. Arap korkudan bildiği tüm duaları okumaya başlar ve en sonunda kazasız belasız otağa varır. Subaylardan biri araba kaş göz işareti yapar, arap anlamaz. Subay çeriye emir verir : "Şu araba Kağan'ın huzurunda nasıl durulur öğretin." der. Arabı süründürerek Kağan'ın yerine yaklaştırırlar ve omuzlarından aşağı bastırıp diz vurdururlar. Kağan ise hiç oralı değildir. Çin elçisinin gönderdiği betiği okumaktadır. Arap, bir iki dakika diz vurmuş vaziyette bekler ve Kağan yüzünü araba çevirir. Kağan: "Bu pis koku senden mi geliyor?". Arap şapşal bir ifadeyle Kağan'ın yüzüne bakar, Kağan hiddetlenerek yanındaki Subaylara bağırır "Götürün şu arabı yıkayıp öyle getirin!". Arabı kollarından tutan Subaylar apar topar gölün içine fırlatır lakin arap yüzme bilmez ve boğulur. Subaylar ve Çeriler telaşa kapılır: "O arabın cesedi balıkları zehirleyecek derhal bunu çıkaralım" der. Aradan uzun bir zaman geçer, Halife gönderdiği elçi geri gelmediği için bir elçi daha gönderir lakin bu sefer gelen elçi müslüman bir acemdir. Acem, Türk adetlerini ve göreneklerini bildiği için efendice giyinerek Türkistan'a öyle varır ve Kağan'ın huzuruna çıkar. Acem şöyle der :"Ben uzun yolculuktan geldim. Hurmaların yetiştiği develerin koşuştuğu hz ibrahimlerin musaların süleymanların yetiştiği Allah'ın nur saçtığı mekkeden geldim. Sizi Allah'ın dinini anlatmaya ve hak dinine davet etmeye geldim. " Kağan söze girer: "Demek öyle, bu elindeki nedir?" Acem:"Elimdeki kitap Allah'ın emirlerini sizi bu kitaba uymaya ve Allah'a itaat etmeye davet ediyorum eğer bunu yaparsanız tüm islam dünyasının takdirini kazanacaksınız." Kağan: "Biz Türk Tanrısından başka kimseye itaat etmeyiz! Şu getirdiğin kitabı ver bakalım!" kitabın içeriği arapça olduğu için kitaptan hiçbir şey anlamaz. Kağan kitaptan bir bölüm göstererek "Oku bakalım şurayı" der. Acem büyük bir hevesle gösterilen yeri okur gösterilen yerde aynen şu yazmaktadır: "Hurma ağacını kendine doğru silkele silkele ki sana taze hurmalar dökülsün " (Meryem Suresi 25. ayet) Türk başbuğu sakin bir sesle :"Hurma nedir?" der. Elçi: "Hurma çok şifalı bir meyvedir hiç yemediniz mi ?" Kağan: "Türkistan'da hurma diye bir meyve yok. Sizin kitabınızın hükmü Türkistan'da geçmez şimdi gidebilirsiniz." Elçi: "Ama efendim lütfen bir dinleyin lüt-lütfen bir ayet daha okuyayım" Kağan: "Peki kitabı ver ben seçeceğim" der. Kağan sanki çok arapça biliyormuş gibi iki üç dakika göz gezdirir. "Hadi şunu oku bakalım" der. Elçi okur "Ey iman edenler peygamberin evlerine vaktine dikkat etmek isteyip bir yemek için izin verilmedikçe içeri girmeyin peygamberi yemek yerden rahatsız etmeyin! " (Ahzâb Suresi 53) Kağan söze girer: "Peygamberiniz sağ mı ?" Elçi: "Hayır vefat etti." Kağan:"Şimdi bu ayet bizim ne işimize yarayacak o zaman? Peygamber sağ mı ki biz onun evine girerken izin alacağız yemek yemek için bu ne saçmalıktır böyle !" Elçi: "Şey efendim..şimdi ben ne desem bilemedim.." Kağan: "Ulan sen bizle alay mı edersin nasıl bir din lan bu ! Yıkıl karşımdan! " Elçi: "Lütfen efendim bir ayet daha okuyayım lütfen!" Kağan: "Subaylar, bu adamı alın ve ayaklarına 500 sopa vurun geldiği yere postalayın!" Elçi: "Allah rızası için dinleyin yalvarırım lütfen son bir ayet" Kağan: "Peki ancak bu sefer bizi kızdırırsan çok fena olacak. " elçi heyecanlanır. Kağan eline kitabı alır ve bir bölüm seçer. Elçi : "Biz bu kitabı mekke ve çevresine gönderdik!" Kağan: "Ulan kendi kitabınız bile bu kitabı mekkelilere gönderdik diyor sen hangi akılla bizi bu dine davet ediyorsun!" Kağan hiddetlenerek kılıcını kınından çıkararak PAAAT elçinin kellesi top gibi yere yuvarlanır. Kelleden fışkıran zehirli gaz zemindeki Uygur dokuma halısını eritir. Kağan bu durumu şaşkınlıkla izlerken aynen öfkelenir ve tüm Subaylara emir verir : "TÜRKİSTAN HORDASINI TOPLAYIN KATLİAMA ÇIKACAĞIZ !".
submitted by Ayanokoji-san to kopyamakarna [link] [comments]


2020.04.24 14:28 RaceMeToNeptune Koronavirüs Esprileri

😂Uzun süre sonra bugün ilk defa çöp atmaya çıkacağım o kadar heyecanlıyım ki ne giyeceğimi bilemiyorum. 😂Şu karantina bitsin hepinizi pikniğe götüreceğim siz etleri ayranları alın, ben ormanı ayarlarım. 😂Berberler kapalı diye herkes kafayı 3 numaraya vurmuş, memleket Isparta komanda Tugayı gibi. 😂Fıkra gibi ülkeyiz testi pozitif çıktı diye tüm köyle sarılıp kucaklaşıp helalleşti, şimdi bütün köy karantinaya alındı. 😂Oturma odasına İzmir, mutfağa Ankara, yatak odasına da İstanbul ismini yazdım, şehir şehir dolaşıyorum ohhh. 😂Tarihte ilk defa dünyada tüm ülkedeki kadınlar kocalarının nerede olduklarını biliyorlar. 😂Sevgilisi olup da evde eşiyle karantinada olanlara da geçmiş olsun dileklerimi sunarım. 😂Korana'dan korunmak için 200 TL'ye muska yapan sahtekarlara itibar etmeyin ben size 100 TL'ye yaparım. 😂Kolonya şişesini çamaşır suyu ile, çamaşır suyu şişesini kolonya ile, kolonya şişesini sirke ile siliyorum, çıldırmama az kaldı. 😂20 yaş altı sokağa çıkmasın, 65 yaş üstü evde kalsın.... yok edilmesi planlanan hedef kitle biz miyiz ne. 😂Yüzyılın son kabadayısı korana adam, Dünyada ne kadar bar pavyon kumarhane varsa tek başına kapattı saygılar korona. 😂Çin'den kaç gündür hiç ses çıkmıyor mahallenin delisi gibi ortalığı karıştırıp kenara çekildiler. 😂2021'e girersek o bizi kutlasın, siz 2020'den nasılsa çıktınız diye. 😂İstanbul adliyesine girerken kapıda güvenlikler gülümseyerek kolonya tuttular, bu samimi ev ortamı havasına kapılarak ayakkabılarımı çıkarıp terlik rica ettim, iki kolumdan tutup dışarı attılar. 😂Yeni gelen arkadaşlık isteklerini 14 gün karantinada bekleteceğim, içerideki arkadaşların sağlığını düşünmek zorundayım. 😂Devletimiz tedbir amaçlı güzellik salonlarının kapatırsa koranadan daha korkunç şeylerle karşılaşabiliriz. 😂Millet şimdi dışarı çıkamıyor ya, her şey altüst oldu. Yaz kızım 9 ay sonra doğum patlaması yaşanmazsa ben de bir şey bilmiyorum. 😂Deprem var içeri girmeyin, virüs var dışarı çıkmayın, hayırlısıyla bir öleydik, bu ne yaaaa. 😂Korona virüsüne yakalanırsam bütün kavgalı olduklarımla öpüp barışacağım, hayatta küs kalmamak lazım. 😂Bazen evde o kadar canım sıkılıyor ki, kapıyı açıp "ooooo kimler gelmemiş" deyip kapatıyorum. 😂Soylu bizim cenahı evde tutmanın kolayını buldu, "dışarı çıkarsanız istifa ederim" desin. Açlıktan ölürler de dışarı çıkmazlar. 😂Ürdün'de bir adam aracın içinde koranadan öldüğü için aracı ile birlikte defnedildi, malını öbür tarafa götüren ilk insan olarak tarihe geçti. 😂Anneme virüs var biraz alışveriş yapalım diyorum, oda dur belki ölürüz masraf yapmayalım diyor. 😂Korkudan sadece sokağı değil, tartıya da çıkamıyorum. 😂Ev kızı isteyenlere müjde, şimdi bütün kızlar evde. 😂Kadının biri kocasının telefonunu kurcalarken korana diye bir numara kaydedilmiş görür, numarayı arar ve kendi telefonu çalar. 😂Eskiden virüs telefona bilgisayara girmesin diye uğraşıyorduk, şimdi bize girmesin diye uğraşıyoruz. 😂Eskiden biri hapşırınca çok yaşa denirdi şimdi hapşırıldığında "git ileride hapşır vallahi 155'i ararım" deniyor. 😂Bütün ülke Ali vefa gibi olduk, temas yok. 😂Şimdi de Çin'de hanta virüsü çıkmış, Cengiz Han'ın mezarını bulup çıkarın laaa, biz bu Çinlilerle başa çıkamıyoruz. 😂Şok kampanya!!!! sadece 3500 tl den başlayan fiyatlarla sizi korona olmuş gibi eşinizden alıp sevgilinize götürüp 14 gün sonra tekrar evinize teslim ediyoruz kimse şüphe etmiyor. 😂Ne eğlenceli bir gün, dur biraz da şu koltukta oturayım, sonra diğer odaya geçer duvarlara falan bakarım, olmadı bir de salon yaparım. 😂Hastaneye gittim o kadar kalabalıktı ki bir türlü bana sıra gelmedi ben de yüksek sesle doktor bey ben Çin'den yeni geldim çok hastayım dedim, ilk beni aldılar özel ilgiler odalar falan, her şey temiz çıktı gayet iyiyim evde dinleniyorum, bitmezdi ki o sıra. 😂Yüzük partisi Çiş partisi Bebek geldi partisi Bebek geliyor partisi Cinsiyet belli oldu partisi adım adım sapıtıyordunuz, şimdi düğün bile yapamıyorsunuz. 😂Az önce marketdeydim, muazzam kalabalık vardı, şöyle bir içeriye bakıp "Veli amca Allah kabul etsin ne zaman geldin umreden" dedim markette kimse kalmadı, 😂Bakıyorum da sokakta el ele gezen çift göremiyorum, hani ölümüne seviyordunuz? 😂Yaz geliyor fit olayım derken, karantinaya girdim fil gibi oldum. 😂Ay sonuna kadar kuaförler açılmazsa sarışınların yüzde doksanı yeryüzünden silinecek. 😂Bana evlen evde kalacaksın diyordunuz, hepiniz kaldınız mı evde? etme bulma dünyası işte. 😂Salgın bitince parayı kıracak 3 meslek 1 psikiyatristler 2 diyetisyenler 3 kadın doğum uzmanları. 😂Yıllarca bizi üç harfliler çarpacak diye korkuttular meğerse o cin değil Çin miş. 😂Evde durmaktan canınız mı sıkıldı? eşlerinizle telefonlarınızı değiştirin hayatınız renklensin. 😂O değil de bu sene mart ciddi ciddi kapıdan baktırdı. 😂Yarın hava güzel olacakmış, çocuklarıda alıp salona geçeyim diyorum. 😂Bu Çin'den gelen her şey şimdiye kadar çakmaydı, bi korona virüsü orijinal çıktı iyi mi. 😂Ailecek balkona çıkıp kahve içtik, babam diyor ki geç oldu artık eve gidelim. 😂Beyler sakın ola evde eşinizle kavga etmeyin gidecek yerimiz kalmadı. 😂Allah'ım dünyayı gezmek istiyorum dediğim için çok özür dilerim, mahalleyi gezsem yeter. 😂Yeminle fıkra gibi bir ülkeyiz. Borçka niçin karantinaya alındı? Artvin'in bir köyünde testi pozitif çıkan birinin ailesinden ve bütün akrabalarından helallik isterken hepsine sarılması ve şapur şupur öpüşmeleri neticesinde bütün köy ve ilçe karantinaya alınmış. Not: Adam giderken yalnız gitmeyeyim, dedi herhalde. 😂 Ulan korana bizi eve hapsettim kendin dünyayı geziyorsun, ayıp oluyor ama. 😂Bu gidişle evde kalsak Bakırköy, dışarı çıksak tahtalıköy, Allah hayra çıkarsın sonumuzu. 😂 Şekerimizi kolonyamızı aldık, görücü bekleyen gibi oturduk evde virüs bekliyoruz. 😂 Durum vahim binlerce erkek virüsten değil, evde kadın dırdırından ölecek. 😂Kim akıl ettiyse çok doğru söylemiş, dışarı çıkana para cezası değil de evinde kalana para ödülü verirse biz 5 güne kalmaz bu virüsü yeneriz.
submitted by RaceMeToNeptune to kopyamakarna [link] [comments]


2020.04.21 12:07 ginkara Amk dünyanın en fantastik rüyasını gördüm

Bi gemideyiz arkadaşla sahil boyunca gidiyoruz ama sahile paralel bi şekilde ortaçağ dönemine ait dünyanın bütün uluslarının gemileri sıraya girmiş Viking gemileri var İspanyol gemileri çin gemileri var bütün dünya uluslarına ait gemiler sırada böyle ama karmaşık değil o ulusun gemileri toplu sırada ayrı değiller böyle hayran kalıyorum ben birsuru gemi var yanlarından geçiyoruz bizimki de günümüzün fırkateynlerinden metal hızlı geçiyoruz yanlarından sonra karaya doğru giren bi giriş var denizde orası da yine modern savaş gemileriyle korunuyor o sırada da sahilde Afrika kabileleri denizden çıkıyor onların gemisi yok amk yüzerek gelmiş sahilden çıkıyor hepsi neyse biz karaya geçiyoruz bi at arabasının arkasında biyere gidiyoruz kapalı çarşı gibi biyerdeyiz ama ortam efsane her kültürden her ulustan dükkan var içerde herkes Türkçe konuşuyor neyse biz arabanın arkasında burayı inceleye inceleye gidiyoruz en sonunda da bi japon masaj ve kaplıca yerine geliyoruz bi japon adam var eşyalarınızı lütfen çıkarın diyor ama böyle tam japon aksanlı Türkçe biz çıkarıyoz sonra içeri geçiyoz bi japon kadın var orda da ayakkabılarınızı surda çıkarın terlik giyin lütfen diyor ama Türkçesi güzel onun baya aaa diyorum turkceniz ne kadar güzel adınız nedir diyorum bana burada Dızcı Hime derler diyor amk bütün dünya Kürtlerin çatısı altında birleşmiş herkeste Kürtçe lakablı isimler var Kürtler teknolojik olarak uçmuş o girişteki savaş gemileri Kürtlerinmiş
submitted by ginkara to KGBTR [link] [comments]


2020.04.08 21:47 Dicepbp Çinli adam bir yarasa mağarasına girmiştir:

Çinli adam bir yarasa mağarasına girmiştir: submitted by Dicepbp to sarkimimleri [link] [comments]


2020.03.11 00:50 karanotlar Bir Türlü İnsanlaşamayan İnsanlık Dünyası

Rıza Çolpan

Sevgili okuyucu kardeşler, ben zaman zaman bir siyaset yorumcusu olmadığımı, bu işi yüzlerce ve binlerce siyaset bilimcisinin, gazetelerde namlı köşe yazarların yaptığını söylüyorum, ki benim bu konudaki bir gerçeğim. Yani ben dünyada ve ülkem Kürdistan’ın dört parçasında gelişen, gerek siyasi ve gerekse diğer konuları yakından takip eden kişi değilim. Ayrıca hem ülkemden on sekiz bin kilometre uzaktayım ve hem de olayları bilimsel açıdan yorumlama düzeyinde biri değilim. Ben genellikle gördüğüm, duyduğum ve kitaplarda okuduğum bazı konuların doğru ve yanlışlarının üzerinde duruyor, onlardan bahsediyor, sonra da görüş ve kanaatımı beyaz kâğıt üzerine dökerek karalıyorum. Bu yazımda ise, başlıktaki “Bir Türlü İnsanlaşamayan İnsanlık Dünyası” ile ilgili hem görüşümü ve hem de üzerinde yaşadığımız, Saat’te 108 bin kilometre hızla dönen dünyamızın üzerinde yaşayan bütün canlı varlıklar içinde biz, düşünen, konuşan ve iki ayak üstünde gezen, kafatası içindeki beynimizin emirleriyle ellerimizle mevcut dünyamızdaki her türlü araç ve gereçleri yapmamıza rağmen, bir türlü gerçek birer insan olmadığımız, gerçek insani duyguya sahip olan her kişi bunu üzülerek görüyor ve biliyor.
Değerli dostlar, günümüzdeki bilim insanları, üstünde yaşadığımız bu dünyanın güneşten bir ateş parçası olarak kopup geldiğini, gelirken de önce hava boşluğunda sağa, sola yalpalandığını ve daha sonra yukarıda arz ettiğim gibi Saat’te 108 bin kilometre hızla dönmeye başladığını, sonra sönen ateş değişime uğrayarak toprak ve suya dönüştüğünü ve ilk önce sularda balık, ardından da kara toprak üstünde dört çeşit canlı, bitki türü türemeye başladığını söylüyorlar. Bu dört çeşit canlı varlık içinde insan, -ki Darvin’in teorisine göre bir çeşit maymundan evrimleşerek iki ayak üstünde duran bizler- dört ayaklı hayvanlar, kanatlı, iki ayaklı uçan kuşlar ve yine hayvanlar kategorisinde bulunan sürüngenler. Evet, işin ilginç tarafı, bu canlı varlıkların kimin tarafından yaratıldığı bilinmediği gibi, bu canlılar hep birbirlerini yiyerek yaşarlar. Hayvanların bir çeşidi ot ve çeşitli bitkileri yiyerek yaşar, diğer bir kısmı da birbirini yiyerek yaşarlar. Örneğin kurt, aslan, kaplan, ayı, tilki, çakal vs vs. Kuşlar ise, onların da bir kısmı kendi türü kategorisinde bulunan, örneğin kartalın tavuk, serçe, keklik ve benzerlerini yemeleri, kedilerin ise fare gibi benzeri küçük hayvancıkları yemeleri, yine vs. vs.
Peki biz insanlar, ilk dünya yüzüne ve iki ayak üstüne kalkıp yürümeye başladığımız zaman, acaba ne yedik ve nasıl bir yaşamı sürdürdük? İlk anamız, babamız nasıldı? Nasıl bebeklikten çıkıp koca adam olduk? Kanaatimce bunun doğru bir cevabı yok, söylenilen şeyler hep tahmin diye düşünüyorum. Çünkü milyarlarca yıl öncesi, bu günkü insan, bilim ve modern teknoloji, koca dünya herkesin cebine girmemiş ve yoktu. Bilim dünyası ilk insanların, kafatasları içindeki beynin, bugünkü insan beyni gibi olmasına rağmen, beynini çalıştırarak, konuşup sözcükler üretmedi diyorlar. Yani ilk insanlar başlangıçta çeşitli işaretlerle, homurdanarak birbirlerini anlamaya çalışmış ve yaşamlarını birlikte sürdürmek için de kendilerinden güçsüz hayvanları ve çeşitli otları yiyerek, guruplar halinde dağların mağaralarında, kalın ağaçların kovuklarında yaşamış, vurdukları hayvanların hem etlerini çiğ-çiğ yiyerek, derilerini de kendilerine elbise yaparak, sıcaktan ve soğuktan korunmaya çalışmışlar. Yani bu yaşam biçimini kimi bilim insanları bundan 500 bin yıl önce yaşamış olan ve Pekin adamı denen ilkel insan ateşi bilinçli olarak kullanan ilk kişi olarak söylemelerine karşın, ancak daha sonra, yani 1981 yılında Kenya’da ve 1988’de de Güney Afrika’da bulunan kanıtlar hominid denen ilkel insanların bundan 1,42 milyon yıl önce ateşi kontrollü olarak kullandıklarını söylüyorlar. Yani ateşin buluşundan çok önceki zaman dilimi içinde insan yaşamı böyle imiş deniliyor. Daha sonra insanoğlu evrimleşerek, sesiyle sözcükler üretmiş, belirli hayvanları evcilleştirmiş, yaşayıp yemesi için arpa, buğday, mercimek ve darı ekmiş, el ve su ile dönen değirmen taşlarını yaparak adı geçen tahılları öğüterek ekmek yapıp çeşitli meyve ve sebzeyi bulup yemiş ve gördüğü her canlı ve cansıza da bir isim vermiş. Tabii bu ilk sesiyle sözcükler üreten dört çeşit insan renginden hangisi olduğunu hiç kimse bilemez. Ama Türk’e sorarsanız, hiç şüphesiz size “İlk dili ve konuşmayı yaratan, arpa, buğday, mercimeği eken ve her türlü tahılı bulup öğüten, ekmek yapıp yiyen, Orta Asyalı Türk atalarımızdır” diyeceklerdir. Çünkü dünya güneşten koptuğuna göre, bunun açık ifadesi de “Güneş Dil Teorisindeki gerçektir” demeyi de unutmayacaklar.
Evet sevgili okuyucu kardeşler, insanoğlu kaç yüz bin ve kaç milyon, milyar yıl ilkel olarak yaşamış, ne zaman kendinden güçlü gördüğü her şeyi kendine Tanrı olarak saymış ve tarihin hangi döneminde ilk kendini güçlü ve yırtıcı vahşi hayvanlardan korumak için, Kürdçesi “Xırç” Türkçesi ise ağaçtan başı sivri “Şiş” î yapmış, bunu da bilmiyoruz. Yalnız bildiğimiz şey, dilin sözcükler üretmesinden sonra, olanlar ve olaylar nesilden nesile aktarılarak söylenmiş ve ezenle ezilenin tarihi başlamış. Önce fizikken güçlü, zekâca İblis olan kişiler, fizikken kendinden güçsüz ve zekâca dürüst, her şeyin paylaşımından yana olanların hem ürettiklerini ellerinden almış ve hem de kendine kul, köle yapmışlar. Yani istediği zaman ya bir hayvan gibi satar ya da kızdığı zaman onu öldürmeyi bir görev sayarmış. Tabii bu köleci toplum yapısı kaç yüz bin yıl sürmüş, onu da tam ve net olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, köleci toplumdan, feodal topluma, feodal toplumdan da bugünkü kapitalist topluma geçişimiz ve insanlık tarihinin yazılması da Yunanlı Herodot’tan başladığını biliyoruz. Tabii Herodot ezilen bir Yunanlı değildi. O’da ezen sınıfın bir okumuşu idi. Yani tarihi ne kadar doğru yazmış bu tartışmalıdır. Ya dinler ve dinler tarihini kim ve kimler yazmış? İnsanoğlu kendi insanlık tarihi içinde Tanrı’yı nasıl yarattı? Bu soruya idealist felsefe, bütün evreni, yeri, göğü, bütün canlı ve cansız varlıkları yaratanın “Tanrı” olduğunu söyler, fakat o Tanrı’nın nasıl bir varlık olduğunu bilmez ve onun varlık resmini kimseye gösterme lütfunda bulunamaz. Dini yaratanlar, Tanrı’nın insanoğlunun iki türünü, yani kadın ve erkeği çamurdan yaratmış, erkeğine “Adem” dişisine de “Havva” ismini vermiş ve bugünkü dünyamızda yaşayan dört ayrı renkten oluşan ve maddeleri bir olan, bütün insanların “İlk anne ve babaları olduğunu” söylerler, nedense Tanrı’nın çamurdan yaptığı bu iki insandan dört ayrı renkli insanın nasıl türediğini, konuşan, bilen, gözleriyle bu çamurdan yapılan Adem ve Havva’yı kim ve kimlerin gördüğünü de kesinlikle söylemezler. Ayrıca bu Adem ve Havva hikâyesinin bilim dünyasındaki tarihi altı bin yılı geçmez. Oysaki insanlık tarihinin rakamı, milyarları aşar.
Neyse bu konuyu daha fazla uzatmadan, başlıktaki “Bir Türlü İnsanlaşamayan İnsanlık Dünyası” meselesine geleyim. Yukarıda bilebildiğim kadarıyla insanlık tarihinin kısa bir hikâyesini anlattım. Yani ilkellikten çıkmış, gerçek insan olmaya doğru adım atmış atalarımız, ilk önce kendilerini vahşi hayvanlardan korumak için ağaçtan ucu sivri şiş yapmışlar, ne yazık ki bu şiş süreç içinde, bu kez insanı öldüren bir silah olmuş. Yani o eski atalarımız bu yeni silah ile birbirlerini öldürmeye başlamışlar. Daha sonra ok ile yayı icat etmişler. Yani karşılıklı dövüş değil, uzaktan birbirlerini sivri uçlu okla öldürmüş, mal ve mülklerini de talan etmiş, kalan genç sağları da kendilerine kul, köle yapmışlar. Bu da yetmemiş, gelişen beyin bu kez de demirden ucu sivri keskin hançer, kılıç ve kalkan yapmış, insanlar vahşicesine birbirlerini keskin hançer ve zırhlı kılıçlarla öldürmüş. Yine bu da yetmemiş insanoğlu barutlu –barutu bulan Çin- tüfeği icat etmiş, bu sefer bu lanetli silah ile birbirlerini öldürmüş. Daha sonra top, tank, ağır makinalı otomatik koca tüfek, havada savaş uçakları, denizlerde savaş gemileri, atom ve hidrojen. Atomu Hiroşima’da denedi Amerika’daki zalim egemen, İngilizler.
Evet bu akla sahip olan, dünyamızdaki bütün icatların mimari ve ustası olan insanoğlu ne yazık ki bir türlü gerçek insan olamamıştır. Hiçbir vahşi hayvanın yapmadığını, akıl ve zekâ sahibi olan insanoğlu kendi türüne yapmaktadır. Hiçbir hayvan türü, kendi türünü öldürmez ve etini yemez. Ama korkunç zekâ ve akla sahip olan insan, kendi türünü öldürmek, onun tüm varlığına sahip olmak ister. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi. Oysa her insanoğlu, günün birinde kendisinin de öleceğini bildiği halde “Belirli bir zaman dilimi içinde yaşamak varken, neden birbirimizi öldürelim” demiyorlar ve ne yazık ki bu vahşet ezenle ezilenin başlangıç gününden günümüze devam etmektedir. Akad denilen Sami ırkı Kuzey Afrika’dan Mezopotamya’ya gelişlerinde, onlardan önce o coğrafyada yaşamış insanları kılıçtan geçirip o kutsal toprakları kan gölü haline getirip, tarihin onlardan başladığını bildiğimiz Sümerleri tarihten sildiler. Mısır’da ise zalim Firavunlar Afrika kıtasındaki siyah zencilerin ve diğer mazlum halkların gücüyle piramitler inşa etti, insan kanı orada Nil olup aktı. Daha sonra Elamlar, Babil, Asur, Luvi, Mitanî, Hitit, Medya, Urarto, Pers, Sasani, Safevi, Doğu ve Batı Roma İmparatorluklar. İskender’in canavarcasına Batı’dan Doğu ve Afrika’ya Mısır seferleri, öldürülen yüzbinlerce kendi türünden insanlar. Ardından yine Avrupa’da zalim Roma İmparatorları, Doklar, Kontlar, Krallar, Deli Neronlar, Lovi ve Napolyonlar, Arap yarımadasında çıkan Semavi dinleri yaratan, insanlık dünyasının arasına nifak sokan sözümona Muhammed Peygamber ve Halifeleri -Zerdeşt ve İsa hariç- ve 36 zalim kardeş, bava katilleri ve milyonlarca masum insanların kanını akıtan Osmanlı Padişahları ve 214 devşirme, kan dökücü Sadrazamları. Ve 1923’te o zalim kurumun kalıntıları üzerine kurulan yeni zalim Türk’ün TC devleti ve kurucusu, cinsi, cibilliyeti beli olmayan bêbav Mustafa Kemal ve onun Avrupa’daki fikir arkadaşı, dostu Hitlerin zalimce vahşeti ve birbirlerini vahşicesine öldüren o kıtanın insan sıfatındaki insanlar. Ya uzun tarihi süreç içinde, Dünya’nın doğusunda gelişen zalimlikler?
Moğol Türk’ün ve Mançuraların Çin halkına yaptıkları vahşet ve bugün o vahşeti simgeleyen koca Çin Seddi. Yıllar önce doruk noktasına çıkarken durup ağladım ve insanlığımdan utandım. Ya 1071’de bu kez de ülkeme gelen yine o barbar zalim Moğol Türklerin Han ve Başbuğları?
Bin yıldır o koca coğrafyayı kan gölüne çevirdiler. Onlar, Sasani ve Safeviler, Rus Çarları, Amerika’ya giden İngiliz ve İspanyolların orada döktükleri insan kanı. Üstünde yaşadığım Avustralya kıtasına 1788 yılında gelen İngilizlerin buradaki yerli halk Aborıcilere yaptıkları vahşet ve zulüm. Yine cennet ülkemi işgal eden, yüzbinlerce Kürd, bacı ve kardeşlerimi vahşicesine öldüren, dünün bêbav Mustafa Kemal’ı, Şah Rıza Pehlevi ve Humeyni, Hafız Esad, Saddam Hüseyin, Kenan Evren ve bugün de Gürcü Recep Tayyip Erdoğan, kendi türünden yüzbinlerce insanı öldürmekten zevk duyan bir kan emicisi vampir. İşte ben, bu insanlaşamayan insanların sıfatını taşıdığımdan dolayı utanıyor ve insan olduğuma bin lanet okuyor, “Keşke insan olarak dünyaya gelmeseydim” diyorum. İnsanın, insanı öldürmediği, dünyamızdaki bütün yaşamsal ürünlerini kendi aralarında kardeşçe paylaşan, kavga ve savaşların bir insanlık ayıbı olduğu bilincinin egemen olduğu bir dünya dileğiyle, derken bir dörtlükle de yazıya son vermek istiyorum

İnsan bir türlü insan olmadı
Sıfatı insan, duygular barbar
İslâm dünyası, Türk, Arap, Fars’ı
Olmuşlar vampir, aç kurt, canavar.


Hoşça kalın.

http://navkurd.net/2020/02/12700/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.03 05:41 mustafaeemree KKORONA 😱

Az önce gördüğüm Corona virüsünün tam olarak bilim adamları bile farkında olmadığı bir bilgi edinildim bunu oluşturan o 3 kişiden 1 bayan dır sanki dersin rus asıllı bir bilim adamı diğerlerinden biri amerikalı diğerini bilmiyorum kadın kendini çok bilgili sanıyor virüsü bir küçük deney şişesinde mavi bir ilaçla oluşturuyor sonrada onu bir iğnedeki yeşil renkli ilaçla karıştırıyor şişe asidinden kristal böcekler oluşuyor ilkin mini minnacik tanecikler olarak sonra dışarı çıkıyorlar her yere dağılıyorlar kadın kontrolün kendisinde olduğundan o kadar eminki erkek amerikalıda para için o kadar hırslıki bildiğini bile görmekten aciz sonra bunlar başlıyorlar o böcekleri öldürmeye birkaç böcek bir kaç böcek derken şişeden 100 lerce böcekler çıkıyor ve hepside o kadar açlarki yerdeki bakterileri bile yiyerek hızla büyüyorlar sonra onları öldürmek isteyen o kadına spor giyimli karnı açık olduğu için hiçbir ummadığı yerden sıçrayarak arka ayaklarından hızla karnına doğru o virüsler bulaşıyor erkeğede aniden bulaşıyor diğer erkek bir camdan ayna gibi değerli bir şeyin peşinde koşuyordu baktıki bu olacak gibi değil servetler değerindeki o şeyi bırakıp kaçıyor böceklerin sayısı milyonları hızla buluyor bu yer sanki dersin çin veya korenin santrallerinden bir yerde oluyor 10.000 metre gibi ötesinde bir köprü ve o köprüden hemen sonra bir pazar bulunuyor yolları ıssız araçlar nediren geçiyor etrafta seyrek evler bulunan bu yer yakında öyle patlaklar vereceklerki bu önlenmesi çok zor birşeydir çünkü o böcekler siyah ve k.parlak mavi ile k.yeşil karışımı böcekler olarak her yere yayılacak kaçan adam bunun o kadar farkındaki arabaya biniyor başka gaza başka gaza aceleyle beni Hava alanına götür diyor ve uçakla ülkeyi terk ediyor bu canlılar Çin veya Kore her hangisiyse orada önlem alınmazsa o canlılar öldürülmezse size yemin ederim gördüklerim karşısında şuanda oldukça endişelenmeye başladım dünyayı kaplarsa hiç şaşırmayın üretilen bu virüsler hakkında bilimcilerin bilmediği şu bunlar yerdeki herşeyden besleniyor topraktaki küçük mikroskobik canlılardan bile su onları öldürmüyor tam tersine güçlendiriyordu açıkcası onların suyun içindeki bakterilerden de beslendiğini söyleyebilirim kendi kendilerinin bile ölmüş böceklerini yiyerek besleniyorlar üremeleri yumurtayla ama saniyeler içinde üreyen ve yumurtadan çıkışlarınıda gördüm kısacası hapı tuttuk beyler çok geçmişolsun
submitted by mustafaeemree to kopyamakarna [link] [comments]


2020.02.25 03:14 FantasticStar6 1001 Marka Hikayeleri Lotus Speech 莲花演说

1001 Marka Hikayeleri Lotus Speech 莲花演说
//
文周君君

https://preview.redd.it/ktoapmt6bzi41.jpg?width=2736&format=pjpg&auto=webp&s=248dc159cc8dc72a131d4e382598a61b224eddb4
第一个故事
男人拖着疲倦回到家,妻子问:“怎么这么晚回来?是不是外面有人了?”
男人忽然感到非常愤怒地对妻子说:“你怎么这么不理解我?”
第二天,他们去民政局换了一本证……
İlk hikaye
Adam eve yorgun bir şekilde sürüklendi, karısı “Neden bu kadar geç döndün? Dışarıda biri var mı?” Diye sordu.
Adam aniden çok kızdı ve karısına, "Beni neden bu kadar çok anlamıyorsun?" Dedi.
Ertesi gün, sertifika değişimi için Sivil İşler Bürosu'na gittiler ...
第二个故事
课后,老师对学生说:“如果再是这个成绩,我会劝你转校了,跟上你会很吃力。”
回家,母亲拿着试卷恨铁不成钢地指责孩子说:“再过一年高考了,你看你该怎么办,你看考得上哪个学校,你看你将来该怎么办!怎么这么不争气呢。”
晚间补习,补习老师说:“怎么教了这么多遍,你就是做不对呢?”
当晚,学生从补习老师家一跃而下,当场死亡,他才十六岁……
İkinci hikaye
Dersten sonra öğretmen öğrencilere, "Eğer yine bu sınıfsa, okula gitmenizi tavsiye edeceğim. Size ayak uydurmak zor olacaktır." Dedi.
Eve giderken, anne çocuğu demir ve çelikten nefret eden bir test kağıdıyla suçladı, "Bir yıllık üniversite giriş sınavından sonra ne yapmanız gerektiğini, hangi okulu alabileceğinizi ve gelecekte ne yapacağınızı! Bunun için savaşın. "
Akşam öğretmen, "Neden bunu pek çok kez öğrettiniz ki, doğru yapmadınız?"
O gece, öğrenci öğretmenin evinden atladı ve olay yerinde öldü, sadece 16 yaşındaydı ...
第三个故事
十年寒窗苦读,他是有名的学霸,名企招聘会上,面试官对他说:“介绍下你自己。”
他说:“啊……嗯……我……我叫……”
面试官说:“对不起,请下一位。”
走出门,他靠着墙蹲下,把简历撕得粉碎……
Üçüncü hikaye
On yıl süren sıkı çalışmanın ardından tanınmış bir okul boğasıydı.Ünlü şirketlerle yapılan görüşmelerde, görüşmeci ona "Kendinizi tanıtın" dedi.
"Ah ... um ... ben ... ben ..." dedi.
Görüşmeci, "Üzgünüm, lütfen bir sonraki lütfen" dedi.
Kapıdan dışarı çıkarken, duvara doğru çömeldi, özgeçmişini parçalara ayırdı ...
第四个故事
团队准备整整一月,精心编制各种节目,终于迎来了万众期待的年会。
董事长在员工热情的掌声中缓步走上讲台,举起话筒方才发觉演讲稿落在座位上,他望着台下黑压压的人群,一双双亮晶晶的眼睛,忽然觉得呼吸急促,头冒冷汗,双脚发抖……
他不禁往讲台中间挪了挪,这一挪,却不小心把话筒掉到了地上,台下一下子热闹起来,传来闷声的笑声。
他完全慌了神,已不记得演讲稿的内容,有些尴尬地弯下腰捡起话筒咳了两声说:“哈哈,大家,吃好,喝好!谢谢!”
然后像逃荒般地窜下台回到座位,连忙拿起纸巾擦拭满头汗水,剧烈的心跳声在耳畔久久不能散去……

https://preview.redd.it/jzzpklzebzi41.jpg?width=533&format=pjpg&auto=webp&s=d98b09e5bd201ca0589cd75c21318d915e5786d1
Dördüncü hikaye
Ekip bir ay boyunca hazırlandı, çeşitli programları dikkatlice derledi ve sonunda çok beklenen yıllık toplantıya katıldı.
Başkan, çalışanların sıcak alkışları ile yavaş yavaş podyuma çıktı ve konuşmanın oturduğunu fark etmeden önce mikrofonu kaldırdı.Atapın altındaki kalabalığa, parlak gözlerine baktı ve aniden kafasında nefes darlığı ve soğuk ter hissetti. Ayakların titriyor ...
Yardım edemedi ancak podyumun ortasına taşındı, ancak bu yanlışlıkla mikrofonu yere düşürdü ve seyirci heyecana kapıldı ve boğuk bir kahkaha duydu.
Tamamen paniğe kapıldı ve konuşmanın içeriğini hatırlayamadı. Biraz garip bir şekilde eğildi, mikrofonu aldı ve iki kez öksürdü: "Haha, herkes, iyi yemek, iyi içmek! Teşekkür ederim!"
Sonra sahneden kaçmak gibi kaçmak, koltuğa geri dönmek, hızlı bir şekilde bir doku almak ve ter silmek, yoğun kalp atışı kulaklarımda uzun süre kaybolamaz ...
第五个故事
商业路演现场,他拿着一个团队整整一个月不眠不休做出的商业计划书,已经有20万高粘度粉丝,信心十足。
当话筒递到他手上,投资人说:“请用三句话说明你的项目。”
他说:“呃……我们做的是……是……”
投资人说:“谢谢,请下一位。”
他黯然坐下,合作伙伴们都黯然低下了头,拍了拍他的肩膀,起身离去……
Beşinci hikaye
Ticari tanıtımda, bir ay boyunca üzerinde çalıştığı bir iş planları ekibi düzenledi ve 200.000 yüksek viskoziteli hayranları büyük bir güvenle vardı.
Mikrofon ona geçtiğinde yatırımcı, "Lütfen projenizi üç cümle ile açıklayın." Dedi.
"Ah ... yaptığımız şey ... evet ..." dedi.
Yatırımcı, "Teşekkürler, lütfen sonraki" dedi.
Ne yazık ki oturdu, ortakların hepsi başlarını hüzünle eğildi, omzunu okşadı, kalktı ve ayrıldı ...
第六个故事
古有贾诩一句话引起百年战乱,亦有张仪三寸不烂之舌抵百万雄狮。
历史由人演绎,社会由人诠释,生活由人改变。
今天,当我们面对各种繁琐,各种误解,各种质疑,各种矛盾,各种委屈,我们都说,这是人造成的。
蓦然回首,三省吾身,这是——沟通——造成的!
Altıncı hikaye
Eski zamanlarda, Jia Yi'nin sözleri yüz yıllık bir savaşa neden oldu ve Zhang Yi'nin üç inçlik çürük olmayan dili bir milyon erkek aslana ulaştı.
Tarih insanlar tarafından yorumlanır, toplum insanlar tarafından yorumlanır ve yaşam insanlar tarafından değiştirilir.
Bugün, her türlü sıkıcı, her türlü yanlış anlama, her türlü şüphe, her türlü çelişki, her türlü şikayetle karşı karşıya kaldığımızda, bunun insanlar tarafından oluştuğunu söylüyoruz.
Aniden geriye dönüp baktığımda, üç il benim bedenim, bu iletişim nedenli!
第N个故事
..........
Nci hikaye
..........
“莲花演说”源自“舌灿莲花,口吐莲花”,主要形容人口才好,口齿伶俐,能言善道,有如莲花般的美妙。莲花,也有纯洁,正直,吉祥之意。古月今心取“莲花演说”,意其一是人若有纯洁正直的心,逢人多说吉祥的话,这样人们便会心生欢喜,人事顺利,性格也就乐观包容,命运也就更加舒顺。意其二,公众演说,能够能言善道,犹如莲花般的美妙。
"Lotus konuşması", "dil nilüfer, tükürmek nilüfer" den kaynaklanır. Çoğunlukla popülasyonu tanımlar, eklemlidir, iyi konuşabilir ve bir lotus kadar güzeldir. Lotus ayrıca saflık, bütünlük ve uğurluluk anlamına gelir. Gu Yuejin "lotus konuşmasını" aldı. Sebeplerden biri, insanların saf ve dik bir kalbi varsa ve her seferinde hayırlı kelimeler söylerse, insanların kalplerinde sevinecek, işler pürüzsüz olacak, kişilikleri iyimser ve hoşgörülü olacak ve kaderleri daha da fazla olacak Shushun. İkincisi, halka açık konuşmalar tıpkı bir lotus çiçeği gibi nazikçe konuşabilir.
在这个科技日新月异的时代,移动互联网深入到我们生活的方方面面,改变了我们的社交方式,看似缩短了人与人之间的距离。恰恰相反的是,而今“人际交往”却成为大家津津乐道的话题,人们热衷学习“情商”,“智商”,“处理人际关系”。
Hızla değişen bu teknoloji çağında, mobil İnternet hayatımızın her alanına girmiş, sosyalleşme şeklimizi değiştirmiş ve insanlar arasındaki mesafeyi kısaltmış gibi görünmektedir. Aksine, "kişilerarası iletişim" herkesin konuştuğu bir konu haline gelmiştir. İnsanlar "EQ", "IQ" ve "kişilerarası ilişkileri yönetme" konularını öğrenmeye isteklidir.
古月今心说,从他帮助的几千位因公众演说有障碍的学员,他发现经常用正确的方式进行演说训练,不仅让更多的人成功的解决了公众演说障碍,还更加提高了沟通和谈判能力,连同日常人际关系也有积极改善。而今,古月今心已经帮助几千人因为沟通,因为演说问题而遇到困惑的人。而今,莲花演说遍布全国多个一线城市,成为中国极具影响力的互动演说训练机构,收获学员大量赞誉。
Gu Yuejinxin, halkla konuşma konusunda zorluk çeken binlerce stajyerden, çoğu zaman doğru konuşma eğitiminin sadece daha fazla insanın topluluk önünde konuşma engellerini başarılı bir şekilde çözmesine izin vermediğini, aynı zamanda iyileştirdiğini söyledi. Günlük kişilerarası ilişkiler ile birlikte iletişim ve müzakere becerileri de gelişmiştir. Bugün, Gu Yuejin Xin iletişim ve konuşma sorunları nedeniyle kafası karışmış binlerce insana yardım etti. Günümüzde Lotus konuşmaları, ülke genelinde birçok birinci kademe şehre yayılmış ve öğrencilerden çok övgü alan Çin'in en etkili interaktif konuşma eğitim kurumları haline gelmiştir.
古月今心过去十二年,把自己的全部心血和精力专注于沟通、演说事业,未来,他将一如既往……他只是希望能够帮更多人解决沟通问题,让他们不会再因为沟通问题失去家庭,不会因为沟通问题失去机会,不会因为沟通问题失去自信,不会因为沟通问题铸就大错后悔终生。
Geçtiğimiz on iki yıl boyunca, Gu Yuejinxin tüm çabalarını ve enerjisini iletişim ve konuşma nedenine adamıştır.Gelecekte, her zaman olduğu gibi devam edecektir ... Sadece daha fazla insanın iletişim problemlerini çözmelerine yardımcı olmayı umuyor, böylece iletişim problemlerinden etkilenmeyecekler Ailenizi kaybederseniz, iletişim sorunları nedeniyle fırsatları kaybetmezsiniz, iletişim sorunları nedeniyle güvenini kaybetmezsiniz ve iletişim sorunları nedeniyle hayatınızdan pişman olmazsınız.
沟通,让你学会怎么好好生活;沟通,让你学会怎么面对他人;沟通,让你学会怎么认识自己;沟通,让你学会怎样把握机会;沟通,改变命运,演讲,改变人生……古月今心说:人一生,学会好好说话,你会发现满是惊喜 。 提升演讲,做一个懂得一对多、一对一沟通的人。
İletişim, nasıl iyi yaşayacağınızı öğrenmenizi sağlar; iletişim başkalarıyla nasıl yüzleşeceğinizi öğrenmenizi sağlar; iletişim kendinizi nasıl tanıyacağınızı öğrenmenizi sağlar; iletişim fırsatları nasıl kavrayacağınızı öğrenmenizi sağlar; iletişim, kaderi değiştirir, dersler, hayatı değiştirir ... Gu Yue Jinxin dedi: Hayatınızda iyi konuşmayı öğrenin, sürprizlerle dolu bulacaksınız. Sunumu geliştirin ve bire çok ve bire bir iletişimi anlayan bir kişi olun.
submitted by FantasticStar6 to u/FantasticStar6 [link] [comments]


2020.02.01 17:29 LuHuLu_ Interracial Orduevi Maceram

Şu an konak orduevindeyim yemek salonuna bi zenci geldi. Dedim orduevinde zenci napıyo diue sonra bi de çinli geldi beraber yemek yediler gittiler. Amk ben kurallara uymak için eşofman giymiyorum nigeryadan adam geliyor
submitted by LuHuLu_ to KGBTR [link] [comments]


2020.01.30 21:17 ppzx Millet çinle olan sınırını kapatıyor almıyor sik kafalıları biz de uçak yolluyoz ordan adam alıyoz ülkemize şimdi de bir gemide yakalanmış iki çinli hasta gemi 6.000 kişilik ve 30 türk var al başına belayı sik kafalı orospuçocukları ayar oluyorum hepsine

submitted by ppzx to KGBTR [link] [comments]


2020.01.25 17:30 guitaristbrian Bir postu arıyorum yardım eder misiniz?

Beyler iyi akşamlar. Geçenlerde bir post vardı Çinli bir adam canlı bir hayvanı ısıra ısıra yiyordu bayağı bir aradım bulamadım paylaşabilirseniz çok sevinirim. İyi scrolllamalar.
submitted by guitaristbrian to KGBTR [link] [comments]


Cinler Tarafından Delirtilen Adam ! (PARANORMAL OLAYLAR ... CİNLE EVLİ GİZEMLİ ADAM! - BÜYÜCÜ EBE VAKASINDA BİR GECE ... CİNLE EVLİ ADAM İLE SOHBET ! ( CİNLER ALEMİ ) - YouTube TEPEDEKİ EV (CİNLERLE EVLİ ADAM) - Paranormal Olaylar ... Nova Prospekt CİNLİ ADAM CANA HÜCUM ETDİ.! - Adamın Sırrı ... Çinli Adamın Burnundan Çıkan Devasa Sülük Görenleri Şaşırttı YÜZLEŞME!  CİNLE EVLİ ADAM - YouTube Recep Tayyip Erdoğan Diyen Çinli Japon karışımı adam - YouTube Yetenek yarışmasında gülerek remix yapan Çinli adam :) Liu ...

Çinli Adam 20 Yıl Boyunca Burnundaki Dişle Yaşadı

  1. Cinler Tarafından Delirtilen Adam ! (PARANORMAL OLAYLAR ...
  2. CİNLE EVLİ GİZEMLİ ADAM! - BÜYÜCÜ EBE VAKASINDA BİR GECE ...
  3. CİNLE EVLİ ADAM İLE SOHBET ! ( CİNLER ALEMİ ) - YouTube
  4. TEPEDEKİ EV (CİNLERLE EVLİ ADAM) - Paranormal Olaylar ...
  5. Nova Prospekt CİNLİ ADAM CANA HÜCUM ETDİ.! - Adamın Sırrı ...
  6. Çinli Adamın Burnundan Çıkan Devasa Sülük Görenleri Şaşırttı
  7. YÜZLEŞME! CİNLE EVLİ ADAM - YouTube
  8. Recep Tayyip Erdoğan Diyen Çinli Japon karışımı adam - YouTube
  9. Yetenek yarışmasında gülerek remix yapan Çinli adam :) Liu ...

Hemen herkesin bir korku filmi anısı vardır. Filmi izlerken yaşadığımız gerginlikler, aylar sonra bile üzerimizde etkili olabiliyor. Hassas bünyelerde tedavi... Bilgilendirme : Delirmiş olan murat abi ile konuştuk kalmış oldugu eve gittik herseyi anlattı ona yardım ettik belediye ekiplerine başvurduk. Şu Videomuza Gö... Benim dünyama hoşgeldiniz... ABONE OL /SUBSCRIBE https://www.youtube.com/YER6FİLM?sub_confirmation=1 - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -... Çin'de yayınlanan yetenek yarışmasında gülerek remix yapan adamı sizlerle paylaşıyorum :) Videoda gördüğünüz kişi ekskavatör sürücüsü Liu Lei. küçük gözleri ... ABONE OLMAYI UNUTMAYIN ! https://www.youtube.com/channel/UCFbNeyrYSIfywzSqIpmRX6Q?sub_confirmation=1 İnstagram : https://www.instagram.com/balinnkerem/?hl=tr... Videonun Orjinal linki https://www.youtube.com/watch?v=aHLQkWC4k3k Youtube https:///channel/UCoTllogEM-QCdyQetr1AurQ?view_as=subscriber 4-Ufo Görüntüsü Vid... Çin'de bir adamın burnunun içine girip yerleşen sülük, doktor tarafından çıkartıldı. 51 yaşındaki adamın 10 gün boyunca burnunda sülük ile yaşadığı açıklandı. EŞİ UYARDI ... Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. DİKKAT! Videoyu izlemeye başlamadan önce burayı sonuna kadar okursanız, olayları daha iyi anlar ve çözersiniz.Çekim için gittiğimiz evde GİZEMLİ BİR ADAMLA k...